ALLAH’IN KUVVET VE KUDRETİ İLE VARSIN

İnsan önce kendisini bağımsız bir varlık zanneder.
“Ben görüyorum, ben düşünüyorum, ben yapıyorum.” der.
Lakin biraz hakikate yaklaşınca fark eder ki, kendindeki görme de verilmiş, düşünme de verilmiş, yapma da verilmiştir.
O zaman kul, kendi fiilinin arkasındaki kudreti seyretmeye başlar.

Sen bakıyorsun.
Allah ise sendeki bakışı yaratıyor.
Sen işitiyorsun.
Allah ise sendeki işitmeyi yaratıyor.
Sen yürüyorsun.
Allah ise sendeki yürümeyi yaratıyor.

İşte insan önce fiilini görür.
Sonra fiilindeki kudreti fark eder.
Sonra kudretin sahibini fark eder.
Sonra kendisinin de o kudret karşısında aciz bir kul olduğunu fark eder.

Biraz daha yaklaşınca şunu idrak etmeye başlar:
Bu âlemdeki her şey, onun nurundan bir tutam nasip ile ayakta durmaktadır.
Varlık kendi kendine duran bir şey değildir.
Her an Rahman’ın kayyumiyetiyle ayakta tutulmaktadır.
Bir an nazarını çekse, ne göz görür, ne kulak işitir, ne kalp hisseder.

Sonra kul şunu fark eder:
Nur, vechi ilahiden gelir.
Yani görünen her güzellik, her merhamet, her letafet, hakikatte onun isimlerinden bir yansımadır.
Kul bunu görünce, artık mahlûka takılı kalmaz; mahlûkun arkasındaki tecelliyi seyretmeye başlar.

O zaman “Attığında sen atmadın, Allah attı.” hakikatinin sırrından bir parça açılır.
Fakat burada ince bir çizgi vardır.
Bunu anlayan kişi, kendisini Allah zannetmez.
Bilakis kendi acziyetini daha derin fark eder.
Çünkü o sözü söyleyen de hâlâ kuldur.
Seyreden sensin, hisseden sensin, isteyen sensin.
Lakin seni de, hissini de, isteğini de yaratan Allah’tır.

İşte tevhidin inceliği buradadır.
Kul yok olmaz, ilah da olmaz.
Kul kul olduğunu bilir.
Rabbin ise Rab olduğunu bilir.
Karışma olmaz.
Lakin kul, Rabbinden bağımsız hiçbir kuvvetinin olmadığını idrak eder.

Allah gören gözü olur, ama gözün kendisi Allah olmaz.
Tutan eli olur, ama el Allah olmaz.
Yürüyen ayağı olur, ama ayak Allah olmaz.
Çünkü Allah mahlûka dönüşmez.
Allah âlem olmaz.
Allah, âlemi yaratan olur.

İnsan ise bütün bu hakikati seyreden bir ayna gibi yaratılmıştır.
Kimi aynaya takılır kalır, kendini görür.
Kimi aynadaki nuru fark eder.
Kimi de aynayı bırakıp nurun sahibine yönelir.

İşte seyrin sonu; kendini ilahlaştırmak değil, kulluğu derinleştirmektir.
Çünkü hakikate yaklaşan insanın kibri artmaz.
Bilakis hayreti artar.
“Ben” küçülür, acziyet büyür, teslimiyet derinleşir.
O zaman kul şunu anlar:

Ne gördüğüm bana ait,
Ne kuvvetim bana ait,
Ne de nefesim bana ait.

Hepsi onun ihsanı,
Ben ise sadece o ihsanın içinde yürütülen bir kulum.