Terki terk denilen hâl…
Bir noktaya gelme değil, tümüyle vazgeçme, kendini mutlak akıntıya teslim etme hâlidir. Çünkü insan, kendi benliğini merkeze koyduğu müddetçe hakikati tam hissedemez. Zira hakikat, “ben yaptım” denilen yerde değil; “beni O yürütüyor” teslimiyetinde açılır. İşte mutlak akıntı dediğimiz şey de budur. Yani mutlak teslimiyet…
Ve gözü, hem yönü Allah’ın vechine çevirmek…
Masivadan (Allah dışındaki her şeyden) halas olmak…
İşte esas kulluk o an başlar.
Çünkü kulluk; sadece bilmek değil, yönünü bütünüyle O’na çevirebilmektir. Nice insan bilir ama yaşayamaz. Nice insan konuşur ama teslim olamaz. Asıl mesele ise kalbin, yönünü her an Allah’ın huzurunda hissederek yaşayabilmesidir.
Elbette yolda birçok hâlet hissedilebilir. Bazen huzur gelir, bazen darlık… Bazen açılım olur, bazen sükût… Ama esas olan, hiçbir hâle takılıp kalmamaktır. Çünkü hâller gelir geçer, lakin yön değişmemelidir.
Asla takılmamak…
Mutlak teslimiyet sedasından ayrılmamak…
Yönün Allah’ın vechi olması…
İşte o zaman kulluğun özü kalbe açılır. Çünkü kalp, masivanın yüküyle doluyken hakikatin letafetini taşıyamaz. Kalp sadeleştikçe, huzur derinleşir. Huzur derinleştikçe de kul, kendi varlığının gürültüsünden kurtulmaya başlar.
İnsan, kendini ne kadar öne çıkarırsa o kadar ağırlaşır. Ama kendini Allah’ın kudretine bıraktıkça hafifler. Çünkü yükü taşıyan artık nefis değil, teslimiyet olur. İşte bu yüzden hakiki huzur, kontrol etmeye çalışmakta değil; Allah’a dayanmakta gizlidir.
Risale-i Nur’ların içindeki ilim elbette kelâm ilmidir.
Esas olan ise selâm ilmiyle buluşmaktır.
Kelâmsız olmaz elbet… Çünkü insan bilmeden yürüyemez. Lakin sadece kelâmda kalan da tam yaşayamaz. Esas olan; kelâm ile selâmı birlemek… Yani bilginin hâle dönüşmesi… Dilin söylediğini kalbin hissetmesi… Kalbin hissettiğini de hayatın yaşaması…
İlmen bilinmesi ve hayal edilmesi kolaydır.
Ama yaşam olarak bizzat öyle olmak…
İşte mesele budur.
Her azanın hakkını vermek gerekir. Gözün hakkı vardır, kulağın hakkı vardır, dilin hakkı vardır, kalbin hakkı vardır. İnsan sadece zihniyle değil, bütün varlığıyla Allah’a yönelmelidir. Çünkü hakikat sadece düşünülmek için değil, yaşanmak için vardır.
Allah bizi zatına ayinedarlık yapmamız için yarattı. Ama bakışımız hep masivaya kaydı. Kaydıkça kaydı… En sonunda vahdeti dahi bedensel bakışa indirgeyip kaldı. Sonra da çareler aradı. Ama bulunan çarelerin çoğu yine aklın çizdiği dairede kaldı.
Çünkü akıl tarif eder ama kalp tattırır. Tarif edilen başka, yaşanan başkadır. Balın tarifini bilmek başka, balı tatmak başkadır. Hakikat de böyledir.
İnsan bazen hakikati çok konuşur ama kendini konuşmanın içine hapseder. Oysa hakikat; konuşuldukça değil, teslim oldukça açılır. Kalp “HU” diyebilecek sadeliğe ulaştığında, içteki gürültüler yavaş yavaş sükût etmeye başlar.
İşte esas olan, bakışı masivadan alıp HU’ya çevirmek…
Her şeyi O’nunla görmek…
Her şeyi O’nun kudretiyle okumak…
Ve sonunda kendi nefsini değil, O’nun rahmetini merkeze koymak…
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28. Ayet)
“Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.” (Talâk Suresi, 3. Ayet)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmendir.” (Müslim, Îmân 1)
Allah kolay ede…