Ferdiyet makamı, kişinin; Allah’ın zatıyla sıfatıyla esmasıyla efaliyle ferd/tek olduğunu idrak ederek… Aynı bu şekilde kendisine yönelerek kendisini de ferd olarak yarattığını idrak etmek ve öylece kendisine teslim olmaktır. Ferd, Allah’ın tekliği ve eşsizliğidir. İnsan bu idrakle kendi varlığının gölge, Allah’ın varlığının hakikat olduğunu anlar. Bu idrak kulun Rabbine teslimiyetini güçlendirir. Kur’an’da “De ki: O Allah tektir. Allah Samed’dir yani her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.” buyurularak bu hakikat açıklanır.
İnsan, kendi yaratılışındaki tekliği kavrayıp Allah’a yöneldiğinde gerçek teslimiyete varır. Bu, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kendini bilen Rabbini bilir” hadisinde işaret edilen marifetin yoludur. Bunu yaşayan aynı anda çok kişi de olabilir. Zira ferdiyet makamı ferdîdir ama aynı idraki yaşayan birçok kul olabilir. Bu da Allah’ın rahmetinin genişliğine işaret eder. Nitekim “Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır” ayeti bu hakikati de hatırlatır. Nasıl ki sınavda birinciliği aynı anda yaşayan çok kişi olabileceği gibi… Manevî birincilik, dünyevî imtihanlarda olduğu gibi birden fazla kişiye nasip olabilir. Hadiste buyurulduğu üzere: “Allah’ın hazineleri tükenmez, verdikçe azalmaz.” Ne kadar emek, o kadar çok seyri felek… Manevî yolculukta gayret nispetinde yükseliş vardır. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” ayeti, kulun emeğiyle manevî derecelere yükseleceğini haber verir. Ve bunun için de bir insan grubu sınırlaması mevcut değildir. Zira her bir insan, İslam fıtratı ile ve veli olabilecek bir kabiliyet ile yaratılarak, yaratımda fırsat eşitliği sağlanılmıştır.
Hâşâ ferdiyet makamı, düşünce platformunda kendisini Allah ile bütünleşik olarak addedip, hatta hatta kendisini yok hissederek kendisinden çıkan her oluşum ve fiili Allah’ın oluşum ve fiili olduğunu tahayyül ederek ve kendisini bu şelkilde ikna etmek suretiyle, başka bir anlayışa geçip, kendisini öylece hipnoz ederek ikna edip ve öylece varlığa bakıp, öylece de varlığa bakmayanı müşrik addedip, erdim diye de kendi kibrinde boğulup, ama yaşam alanında ise aciz düşerek bir yaşam alanı elde etmek değildir. İşteb bu hâl sahte bir “ben Allah oldum” vehmidir. Bu şekilde düşünmek, insanı helake götürür. Bu hal, şeytanın sağdan yaklaşmasıdır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Kibir, hakkı küçümsemek ve insanları hor görmektir.” buyurmuştur. Zira ferdiyet makamı kibir değil, teslimiyet makamıdır.
Zâhir âlem ile bâtın âlem birbirinden ayrı iki şey değil, aynı hakikatin iki yüzü olarak anlatılır. Zâhir ve bâtın aynı hakikatin yönleridir. “O, evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır.” ayeti bunu açıkça ifade eder. Zat hakkında düşünüldüğünde, zâhir ve bâtın aynı “var”ın farklı isimlenmeleridir. “İnsan aklı için” farklı görünse de hakikatte aynıdır. Hadiste buyurulur: “Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” Bu zâhir ve bâtının aynı hakikatten olduğuna işarettir. Tabi bu zahir ve batın, bizim dünyamızın değerleri doğrultusunda bu sıfatlar düşünelemez. Zira bu kavram zat hakkında düşünüldüğünde, bizim değerlerimiz açısından oluşan tüm evhamlar düşer ve onun hakkındaki yakıştırmalarla uzaktan yakından alakası kalmaz. Zira hiçbir basiret ona ulaşamaz. Yani “Sıfat zât ile vardır.” değil, zat ve sıfat bütünleşik ve birdir. Allah’ın sıfatı zatına eklenmez; zat ve sıfat ayrılmaz bir bütündür. Kur’an’da “En güzel isimler Allah’ındır; O’na o isimlerle dua edin.” ayeti de bunu anlatır. Yani Sıfatlar kendi başlarına bir varlığa sahip olmayıp zâta bağlıdır. Allah’ın sıfatları bağımsız değildir. “Allah her şeyi hakkıyla bilendir” ayeti de sıfatların zât ile kaim olduğunu bildirir.
Mesela mahlûk gözüyle olaya baktığımızda, İlim sıfatı, âlim olmadan düşünülemez. Âlim ise ilmi sonradan edinmiştir. İnsan için ilim öğrenme ile kazanılır. Bu mahlûkun sıfatı için geçerlidir. Ama Allah için düşünüldüğünde, ALLAH İLİMDİR denilir. Allah için, ilim zatıyla birdir. Zira mahlûkat için düşünüldüğünde, bir kişi olacak ve o kişinin büründüğü sıfat olmalı. Yaratılmış için sıfatlar sonradandır. İnsan doğar ve sonra ilim, kudret, hayat gibi sıfatlara erişir. Ama Allah için ise, zatı ayrı ve sıfat ayrı olarak gelip üzerine oturamaz, zaten zat kendi ilimdir. Allah’ın sıfatı zatına eklenmiş değildir. Bu durum, tüm sıfatlar için aynıdır. Kudret, irade, hayat, işitme, görme… Hepsi Allah’ın zatıyla birdir. Mesela Kudret sıfatı, mahlûk tarafından düşünüldüğünde, kâdir olmadan olmaz. Biri olacak ve sonradan kudret edinecek. İnsan için kudret sonradan kazanılan bir özelliktir. Bu yaratılmışın sınırıdır. Ama Allah açısından, ALLAH KUDRETTİR. Yani zaten zat o sıfatladır. Allah’ın kudreti zatının ta kendisidir. Yani sıfat, daima zâta muhtaçtır; zât ise sıfata muhtaç değildir. Şeklinde bir düşünce nakıstır. Zat zaten kudret sıfatı ile muttasıftır. Bu nedenle “zat sıfata muhtaç değildir” demek tek başına eksiktir. Çünkü Allah’ın zatı, sıfatlarıyla ayrılmaz bir bütündür. Bu, tevhidin özüdür.
Yani O’nun sıfatları vardır, fakat sıfatlar O’na bir ek değildir; O’nun zatından ayrılmazdır. Allah’ın sıfatları O’na dışarıdan gelmez. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Yani Allah, zatı ile sıfatı ile, esması ile ve efali ile Allah’tır. İşte bu cümle, ferdiyet makamının özüdür. Allah’ın bütünlüğü, zat-sıfat-esma-ef‘al birliğinde görülür. “Ancak göz, zât âlemini idrak edemez…” İnsan gözü Allah’ın zatını asla kavrayamaz. Bu, idrak sınırının ötesindedir. İnsanın gözü sadece kesreti görür. Bir çiçeğe bakınca renk, şekil ve koku görülür; ama o çiçeği var eden zâtı gözle idrak edilemez. Çünkü göz maddeyi görür, zat ise gözün ötesinde, idrak ufkunun ötesindedir. Kur’an’da “Gözler O’nu idrak edemez, fakat O gözleri idrak eder. O Latîf’tir, Habîr’dir.” buyurularak bu hakikat açıklanmıştır.