Hakikat, halkın diliyle ve özveriyle biiznillah idrak edilir. Bu idrak, sadece kelimeyi duymakla olmaz; kalbin açık olmasıyla olur. Nice insan vardır ki aynı sözü işitir, biri dirilir, diğeri olduğu yerde kalır. Çünkü mesele sözün gelmesi değil, sözün ineceği yerin hazır olmasıdır. Akıl özü ile anlamaya açık ise, hakikat ona ince ince görünür. Ama kişi kendi nefsinin gürültüsünü hakikatin üstüne örterse, o zaman en açık mana bile onun içinde yankı bulmaz. Demek ki insanda asıl mesele, bilgi yığmak değil; kalbi açık tutabilmektir.
Mühür meselesi de tam burada başlar. Mühür, hakikatin kapalı olması değildir. Hakikat kapalı değildir; kapalı olan çoğu zaman kulun kendi iç âlemidir. İnsan, benliğini büyüttükçe daralır. Kendi hükmünü mutlaklaştırdıkça, Hakk’ın hükmüne karşı içten içe kapanır. Sonra da kendi kapanışını hakikatin yokluğu sanır. Hâlbuki rahmet yerindedir, nur yerindedir, çağrı yerindedir. Fakat benlik katılaştığında, kişi kendi karanlığını bile savunur hâle gelir. İşte mühür budur: kişinin kendi nefsine bu derece kapanmasıdır.
Bakara Suresi’nde geçen, “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir…” meali de bu derin manayı düşündürür. (Bakara, 2/7) Çünkü kul ısrarla yüz çevirirse, hakikate karşı katılaşırsa, kendi kapanışının neticesini yaşar. Bu sebeple Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in birine dokunup bir başkasına dokunamaması, hakikatin zayıflığından değil; kalplerin farklı oluşundandır. Ebu Cehil kapalı kaldı; Hz. Ömer açıldı. Biri kendi inadında taşlaştı, diğeri hakkın çağrısına yöneldi. Demek ki hakikatin tesiri, sadece söze değil; kalbin açıklığına da bağlıdır.
Dünya âlemi ikilikler üzerine kurulmuş görünür. Aydınlık ve karanlık, darlık ve genişlik, yakınlık ve uzaklık, ayrılık ve vuslat… Bunların her biri, insanı oyalamak için değil; ona birliğin sırrını göstermek için vardır. Aydınlık karanlık olmadan anlaşılmaz; karanlık da aydınlık olmadan fark edilmez. O hâlde zıtlık, hakikatin düşmanı değil; hakikate götüren bir öğretmendir. Fakat insan burada takılı kalırsa, ikilik onu böler. İkilik üzerinden birliğe yükselirse, o zaman her zıtlık bir işaret hâline gelir. Varlıkta görünen bütün karşıtlıkların ardında daha yüksek bir vahdet (birlik) sırrı vardır.
Karanlık da bu manada başlı başına bir derstir. Her karanlık aynı değildir. Nefsin karanlığı vardır; bir de doğumu taşıyan, sırrı saklayan karanlık vardır. Bir karanlık boğar, bir karanlık hazırlar. Bir karanlık insanı benliğine gömer, bir karanlık ise acziyetle rahmete yöneltir. İnsan kendi içindeki karanlığı iyi tanımalıdır. Eğer o karanlık kibir, bencillik, inat ve nefsânî sertlik üretmeye başladıysa, bu boğucu bir karanlıktır. Ama kişi aczini görüp Hakk’a dönüyor, içinden bir teslimiyet doğuyorsa; o zaman aynı karanlık içinden bir nur filizlenebilir. Demek ki asıl mesele karanlığın varlığı değil; onun kişiyi nereye sevk ettiğidir.
Benlik ise yolun en çetin dağıdır. İnsan dışarıdaki engellerden çok, içindeki “ben” ile yorulur. Çünkü benlik sadece “kendini beğenmek” değildir; benlik bazen gizli bir haklılık duygusudur, bazen hep kendini merkeze koymaktır, bazen de ibadeti bile kendine paye edinmektir. Kişi putları kırdığını sanır ama kendi içindeki putu ayakta bırakır. İşte bu yüzden benliğin büründüğü bencillik katılaştıkça, onu delip geçmek Kaf Dağı’na tırmanmak gibi olur. İnsanın asıl cihadı burada başlar. Dışarıdaki düşmanla değil; içerdeki gizli firavunla…
Teslimiyet de bu cihadın içinde doğar. Teslimiyet, zayıflık değildir. Teslimiyet, özün Hakk’a razı olmasıdır. Kişinin kendi kuruntusuna değil, Hakk’ın hikmetine dayanmasıdır. “Ben bilirim” yükünü bırakıp “Sen bildirirsin” huzuruna geçmesidir. Bu hâl pasiflik değil, bilakis en diri uyanıklıktır. Çünkü teslim olan insan gevşemez; aksine, daha dikkatli, daha şeffaf, daha içten olur. Umuda teslimiyet de budur. Öze teslimiyet de budur. İnsanın kendi iç sesinden çıkıp ilahî hikmete kulak vermesidir.
İş o ki seyrini seyrde, seyriyle seyir olduğumuzu seyir edebilelim. Yani kendimizi fail sanan kaba bakıştan çıkıp, Hakk’ın her şeyde tecellî eden kudretini edeple okuyabilelim. İnsan “ben yaptım” dedikçe ağırlaşır; “bana yaptırıldı” dedikçe hafifler. “Ben oldum” dedikçe kararır; “ben hiçliğimle sana muhtacım” dedikçe nurlanır. Seyir budur. Yol budur. Hakikat, kendini büyütenin değil; kendini Hakk’ın huzurunda küçültebilenin kalbinde açılır. Çünkü kibir, kalbi mühürleyen en ince ve en tehlikeli perdedir.
İnsan eliyle dünyayı cennet eylemek sözü de buradan doğar. Dünya, insanın iç âleminin yansımasıdır. Kalp dar ise dünya daralır. Kalp nurlu ise, insan bulunduğu yere de bir nur taşır. Merhamet, adalet, edep, samimiyet ve hakka teslimiyet çoğaldıkça; insanın eliyle dünya da cennetten bir iz taşımaya başlar. Cennet sadece gidilecek bir menzil değil; Hakk’ın ahlakının kulda görünmeye başladığı hâlin adıdır. Kalp nurlanınca dil güzelleşir. Dil güzelleşince amel doğrulur. Amel doğrulunca çevre değişir. Böylece insan, kavga taşıyan bir varlık olmaktan çıkıp sükûn taşıyan bir varlık olur.
Işık beden meselesi de önce burada anlaşılmalıdır. Bu, etin kemiğin başka bir şeye dönüşmesi değil; insanın hâlinin nurlanmasıdır. Yüz aynı yüzdür ama başka bakar. Söz aynı sözdür ama başka tesir eder. Yürüyüş aynı yürüyüştür ama başka bir huzur taşır. Çünkü insan, sevgi birliğine yaklaştıkça bencilliğin ağırlığından sıyrılır. İçinde taşıdığı mana değiştikçe, bedeni de o mananın taşıyıcısı hâline gelir. O vakit insanın sözü kuru bir ifade olmaktan çıkar; hâlinden doğan bir hikmet hâline gelir.
Öyleyse insanın asıl duası, çok şey bilmek değil; açık kalabilmektir. Çok hüküm vermek değil; çok arınabilmektir. Çok görünmek değil; çok hakikate dönük olabilmektir. Çünkü kalp açık olursa küçücük bir işaret bile insanı ayağa kaldırır. Kalp kapalı olursa en büyük deliller bile duvara çarpıp geri döner. Onun için kulun niyazı şu olmalıdır: Allah’ım, beni kendi nefsimin karanlığına hapsetme. Kalbimi mühürlü bırakma. İçimdeki benlik taşını çatlat. Bana seni duyacak bir kalp, seni anlayacak bir öz, seni yaşayacak bir hâl ver. Çünkü hakikat vardır, nur vardır, rahmet vardır; mesele, insanın o rahmete açık kalabilmesidir.