Dört kitaptan başlamak, insanın önce kâğıttaki satıra değil, kendi varlığındaki yazıya dönmesidir. Çünkü hakikat, yalnız dışarıdan okunacak bir haber değil; insanın içine işlenmiş bir sırdır. İnsan kendi içindeki kitabı okumadan, dışındaki kitabın hakikatine de tam varamaz.
İnsanın ilk kitabı, kendisine taşınan mirastır. Buna soy, aile, beden, nefs, karakter, huy, korku, alışkanlık, kader çizgisi ve iç yapı da denilebilir. İnsan dünyaya boş bir sayfa gibi gelmez; üzerinde geçmişten gelen izler, anneden babadan taşınan renkler, nefsin kayıtları ve ruhun arayışı vardır. Bu ilk kitap okunmadan yol başlamaz.
İnsan önce şunu bilmelidir: “Bende ne konuşuyor? Benim sandığım şey gerçekten ben miyim, yoksa bana taşınmış bir yük mü?” İşte bu soru, insanın ilk uyanışıdır. Çünkü insan çoğu zaman kendini yaşadığını zanneder; hâlbuki kendisine miras kalan korkuları, öfkeleri, arzuları ve karanlıkları tekrar eder.
Sonra sabır kitabı açılır. Sabır, sadece beklemek değildir. Sabır, içindeki yükü görüp dağılmamaktır. Sabır, nefsin acele hükmüne kapılmadan, ruhun sessiz terbiyesine razı olmaktır. İnsan sabretmeden kendini çözemez. Çünkü nefs hemen sonuç ister; ruh ise olgunlaşma ister.
Sabırla bekleyen insana içinden haber gelir. Bazen bir bakıştan, bazen bir sözden, bazen bir acıdan, bazen bir tevafuktan, bazen de suskunluğun içinden insana kendi hakikati gösterilir. Bu haberler dışarıdan gelen rastgele işaretler değildir; insanın içine yazılmış mananın hayatta açılmasıdır.
İnsan bu noktada korkuya düşerse yolu şaşırır. Her iç işareti dış varlıklarla, hayalî korkularla, vehimlerle açıklamaya kalkarsa hakikatten uzaklaşır. Oysa insanın içinde çözülmeyi bekleyen büyük bir sır vardır. Nefs onu korkuya çeker; ruh onu okumaya davet eder.
Üçüncü merhale, gelen manayı anlamaktır. İnsan hayatındaki olayları sadece olay olarak görmemelidir. Her şey bir haber taşır. Karşılaştığı insan, içine düşen düşünce, kalbine gelen sıkıntı, yaşadığı sevinç, duyduğu hasret; hepsi insanın kendisine tutulmuş aynalardır. İnsan aynaya kızarsa yüzünü göremez. Aynayı okursa kendini bulur.
Dördüncü merhale ise Furkan’dır; yani hak ile bâtılı ayırmaktır. İnsan kendi içinde nefsin sesini ruhun sesinden ayırmadıkça fikir kuramaz. Fikir kuramadıkça da hakikatin yolunu yürüyemez. Çünkü fikir, sadece düşünce değildir; doğruyu yanlıştan ayıran iç nizamdır.
Burada asıl mesele şudur: İnsan bilgi toplamakla ârif olmaz. Bilgi, hâle dönüşmedikçe insanda nur olmaz. İnsan çok okuyabilir, çok konuşabilir, çok nakil yapabilir; fakat kendini okumazsa bütün bunlar dış kabukta kalır. Hakikat, insanın içindeki karanlığı görüp onu nura teslim etmesiyle başlar.
Kur’an insana yalnız dışarıdan seslenmez; insanın içinden de seslenir. Çünkü insan, okunan bir âlemdir. Göz bir ayettir, kalp bir ayettir, nefes bir ayettir, kader bir ayettir, sabır bir ayettir, ölüm bir ayettir, sevgi bir ayettir. İnsan bu ayetleri okuyamazsa kâinata bakar ama göremez.
Bu sebeple insanın asıl vazifesi, kendi içindeki kitabı açmaktır. Evinden taşınanı bilecek, sabırla pişecek, gelen işaretleri doğru okuyacak, hak ile bâtılı ayıracak ve sonunda bildiğini yaşayacaktır. Çünkü yaşanmayan bilgi eksiktir. Hâle inmeyen söz kuru kalır. Kalbe inmeyen ilim, insanı kendinden kurtarmaz.
Hakikat yolunda insan önce kendine sorar: “Ben neyi taşıyorum?” Sonra sorar: “Bu taşıdığım şey beni Allah’a mı yaklaştırıyor, nefsime mi bağlıyor?” İşte bu iki soru, insanın içindeki perdeyi kaldırmaya başlar.
Sonunda insan anlar ki dört kitap, yalnız geçmiş peygamberlerin ümmetlerine gönderilmiş metinler değil; insanın içinde de karşılığı olan dört büyük okumadır: Mirasını oku, sabrını oku, sana gelen manayı oku, hak ile bâtılı ayır ve yaşa.
İşte insan o zaman dışarıdaki kitabı da başka okur. Çünkü artık harfi değil, harfin ardındaki manayı arar. Sesi değil, sesin geldiği hakikati duyar. Sözü değil, sözün içindeki sırrı görür.
Hakikat budur: İnsan kendini okumadan Rabb’ini tanıyamaz. Kendini okuyanın yolu edebe çıkar. Edebe çıkanın sözü nura döner. Nura dönen söz ise artık kuru bilgi değil, yaşanan Kur’an ahlakı olur.