Arayan, Allah’tan ayrı bir alan bulamaz; çünkü hangi yöne dönse O’nun kudretiyle çevrilidir. Fakat bu, gördüğü şeyin Allah’ın zatı olduğu anlamına gelmez. Kul kuldur, Rab Rab’dır. Yakınlık vardır ama karışma yoktur. Tecelli vardır ama hulûl yoktur.
Bu âlem, Allah’ın parçalanıp suretlere bölünmesiyle oluşmadı. Hâşâ… Âlem, O’nun “Ol” emriyle varlık sahasına çıkan mümkinatın seyridir. Her şey O’nunla ayaktadır ama hiçbir şey O değildir. Çünkü görünen bütün güzellikler, Esma’nın (ilahi isimlerin) gölgeleridir; zatın kendisi değil…
İnsan bazen kalbindeki nuru görünce yanılır da kendisini merkeze koyar. Hâlbuki insandaki sır, sahibini gösteren bir emanettir. Aynadaki ışık güneş değildir ama güneşi haber verir. İşte kul da böyledir; Allah’ın isimlerini taşır ama Allah olmaz.
Deniz ile dalga arasında bir bağ vardır elbet. Ama dalga denizin tamamı değildir. Dalga yükselir, söner, kaybolur; deniz baki kalır. İnsan da böyledir… Doğar, büyür, ölür. Ama Allah ezelî ve ebedîdir. Fanilik taşıyan bir şey, sonsuz olan zata dönüşemez.
Hakikat yolculuğu, “Ben Allah oldum” vehmine ulaşmak değil; “Ben hiçbir şeyim, her şey Allah’ın kudretiyledir” idrakine varmaktır. Çünkü tevhid, kulu ilahlaştırmak değil; kulun acziyetini fark ettirmektir.
İç dediğin şey de dış dediğin şey de Allah’ın yaratışı içindedir. O’nun ilmi dışında tek zerre hareket edemez. Fakat Allah, yarattığı hiçbir şeye benzemez. Gözle görülen, akılla tutulan, hayalle şekil verilen hiçbir suret O’nu kuşatamaz.
Bu yüzden hakikat ehli, eşyaya bakınca Allah’ı değil; Allah’ın kudretini görür. İnsana bakınca Allah’ı değil; Allah’ın sanatını görür. Nura bakınca Allah’ı değil; Allah’ın hidayetini görür.
Çünkü O, yarattıklarının içinde eriyen değil; yarattıklarını her an ayakta tutandır.
Kulun yolu da burada başlar: Kendini ilah sanmayı bırakıp gerçek kulluğa yürüdüğü yerde…