CANLI AĞIZDAN GELİR GELİŞTİRİCİ İLİM

Söz ve yazı bir olmaz. O yüzden de “Femm-i Muhsin” lazım demişler. Tabii tecvidde öyle. Ben bunu tüm ilimlere yayıyorum. Öğrenmek için canlı bir ağız lazım.

Çünkü yazı sana bilgiyi verir, fakat söz sana bilginin ruhunu taşır. Yazıda harfleri görürsün, lakin ağızdan çıkan sözde o harflerin kalpte nasıl dirildiğini seyredersin. Bir kitap sana yolun tarifini yapar ama yolu yürüyen bir insan, o yolun kokusunu, inceliğini ve tehlikelerini de öğretir.

Onun için ilim tarihine baktığımızda, hakiki ilim daima sadırdan sadra, gönülden gönüle taşınmıştır. Kitaplar korunmuş, notlar tutulmuş, eserler yazılmıştır; fakat bütün bunların merkezinde mutlaka yaşayan bir muallim bulunmuştur. Çünkü insan bazen bir cümleyi okur da anlayamaz, fakat aynı cümleyi ehil bir ağızdan duyduğunda kalbindeki kilitler açılır.

Bu sebeple ilimde bereket sadece bilgiyi toplamakla değil, o bilginin ahlakını, edebini ve halini taşıyan insanlarla beraber olmakla meydana gelir. Zira ilim yalnızca zihne giren malumat değildir; ilim, insanda hâle dönüşen hakikattir. Hâl ise kitaptan çok, yaşayan insandan öğrenilir.

Belki de bunun için eskiler, “Bir meselede yüz kitap okumaktansa, o ilmi yaşayan bir insanın dizinin dibinde bir müddet oturmak daha bereketlidir.” demişlerdir. Çünkü bazı hakikatler okunmaz, görülür; bazı incelikler anlatılmaz, yaşanır; bazı sırlar ise ancak kalpten kalbe aktarılır.