325) ALLAH NURU

Mana ilmiyle uğraşanlar için çok ama çok önemli bir konu… Çünkü mana ilmi, kelimelerin ardındaki hakikati, varlığın özündeki ilahi sesi duymayı gerektirir. Bu sesin yanlış anlaşılması, kişiyi hakikatten uzaklaştırabilir.

Hakikat yolunda en ince hata, en büyük sapma olur. Zira ilmin nuru, kalbin safiyetine bağlıdır. Kalp bulanıksa, nur gölgeye dönüşür.

“Allah Nur’un ta kendisidir.” dediğinde, farkında olmadan Allah’ı bir sıfata indirgersin. Oysa (HU) O nur değildir; nur O’ndandır. Çünkü Allah’ı nurla özdeş kılmak, O’nu sadece bir manası ile sınırlamak olur. Ayrınca nur, yaratılmışların algılayabildiği bir tecellidir; oysa Allah, nurun da nurudur, varlığın ötesindeki varlıktır. Nur O’ndan zuhur eder ama O, o zuhurun kendisi değildir. Bu fark, tevhidin sırrını korur.
Dikkat edersek, Kur’an’da “Allahu nurus-semavati vel-ard” buyrulur; ama “HU yerin ve göğün nurudur” denmez. Çünkü “Allah” ismiyle tecelli eden Zât, esmâ (isimler) yönünden konuşur; “HU” ise o Zât’ın hüviyetine, yani idrak ötesi varlığına işaret eder. “HU” denildiğinde, kelime susar; çünkü o zamir, kelimelerle anlatılamayan bir mutlaklığı işaret eder.

Allah ismiyle, “HU” işaret zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, kendisini bize tanıtmıştır; nur da, doksan dokuz mana gibi O’nun manalarından sadece bir manadır. Yani nur, Rahman’dan; Rahmet, Rahim’den; kudret, Cebbar’dan; cemal, Bedi’den zuhura gelir. Ama tüm bu tecelliler, o mutlak hüviyetin perdeleri, aynalarıdır. O Zât, hiçbirine indirgenemez.

Allah Rahman’dır ve Rahim’dir; Allah Cebbar’dır ve Kahhar’dır; Allah Evvel’dir, Âhir’dir, Zahir’dir, Batın’dır. Aynı şekilde Allah Nur’dur ve Bedi’dir.

Bu isimler, tek bir Zât’ın farklı aynalardaki yansımalarıdır. Kul, bu isimlerde O’nun sıfatlarını tanır; her sıfat, Zât’a giden bir kapıdır. Bu yüzden “Allah” ismi, tüm esmâyı içinde barındıran küllî bir isimdir.

Eğer sen “Allah” derken mutlak Zât’a işaret edersen, hiçbir esma kalmaz. Çünkü o noktada varlık ve çokluk hükümsüzdür. Zât, ne isimle anılır ne sıfatla tanımlanır. Bu, “La ilahe illallah”ın derin anlamıdır: Zât, her şeyden münezzehtir.

Ama sen “Allah” derken sıfat, esma ve ef’âline (fiillerine) bakarsan, tüm isim ve sıfatlar oradadır. O zaman Allah, kâinatın kalbinde, her zerrede, her eylemde yarattımyla tecelli eder. “Nerede dönerseniz dönün, Allah’ın vechi (yüzü) oradadır.” sözü, bu hakikatin beyanıdır.

İşte bu noktada insanın yaratım alanı söz konusu olur. İnsan, esmânın yeryüzündeki aynasıdır. Allah, “Kün!” (Ol!) emriyle varlık sahnesine çıkardığında, insana yaratıcı kudretten bir nefes üflemiştir. Bu nefes, onun yaratım yeteneğinin sırrıdır.

Yani insan, Allah’a hüviyet bakımından; Zâtı, sıfatları, esmâsı ve ef’âli itibarıyla sadece kulu olarak nispet edilir. Kulluğun hakikati, bu farkındalığı korumaktır. Kul, “ben” diyerek yaratıcıya ortak olmaz; “benim varlığım, O’nun nurunun yaratım yansımasıdır” diyerek tevhitte erir.

Ama insan, Allah’a ünsiyet bakımından; Zâtı, sıfatları, esmâsı ve ef’âli itibarıyla kesret âleminde “Kün” emriyle yaratılıp, O’nun bir nakşı (yansıması, izi) olarak mevcuttur. Yani insan, O’nun suretinde yaratılmıştır; bu suret, şekil değil, mana suretidir. Bu yüzden insana “küçük âlem” denir. Büyük âlemde ne varsa, insanda da onun bir nüshası vardır.

Öylece gizli hazinesindeki manaların tezahürü olarak kendisine nazar edilir. İnsan, “Gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim” sırrının sahnesidir. Allah, kendi güzelliğini insanda seyretmek istemiştir. İnsan, bu nazarın aynası oldukça, ilahi güzelliğin farkına varır.

Ayrıca insana, diğer varlıklardan öte, kendisine üflenen sonsuzluk ruhu ile Zâtî seyr zevk hâline dalabilir; sessiz ve sözsüz. Bu hal, kelimelerin sustuğu, kalbin konuştuğu makamdır. Ruh, kendi kaynağına dönmek ister. Bu dönüş, ne akılla olur ne dille; sadece aşk ile olur.

Bu dalış itibarıyla olayı bilmeyenler, “İnsan Allah’tır” veya “Allah insandır” yanılgısına düşüyorlardır. Çünkü tecelli ile Zât’ı karıştırırlar. Aynadaki görüntü, aynanın sahibi değildir. İnsan, O’nun nurunun yansımasıdır ama O değildir. Bu fark, ilmin en derin sırlarından biridir.

Oysaki Allah Rabbü’l-Âlemîn (âlemlerin Rabbi) iken, insan Allah’ın kuludur. Rab, terbiye eden; kul, terbiye olunandır. Rab yaratır, kul teslim olur. Rab verir, kul şükreder. Bu bağ, ezelîdir ve ebedîdir.

Bu değişmez tevhid esasıdır. Kim bu esastan saparsa, ifrat (aşırılık) ve tefrit (eksiklik) arasında bocalar, azapta boğulmaya mahkûm olur. Çünkü hakikat yolu, denge yoludur. Tevhid, ne Allah’ı insana indirger ne insanı Allah’a eş kılar. Bu dengeyi koruyan, marifetullah’a ulaşır. Sapan ise kendi nefsinin ateşinde yanar.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Sûresi, 24/35) “Nerede dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü (vechi) oradadır.” (Bakara Sûresi, 2/115) “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zahir’dir, Batın’dır; O, her şeyi bilendir.” (Hadîd Sûresi, 57/3) “Gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim; mahlûkatı yarattım ki bilineyim.” (Kutsi hadis) Nur O’ndandır; insan o nurun aynasıdır. Fakat ayna, sahibini asla kendisi zannetmemelidir.