Kur’an… Duysak ki bir hazine var ve elimize de o hazinenin haritası verilmiş… Fakat hazinenin haritası Çince olsa, inanın onu hemen bir tercümana götürüp tercüme ettirmeyiz. Çünkü içimizden şöyle geçiririz: “Ya tercüman yanlış tercüme ederse? Ya bizi kandırır da gider hazineyi kendisi çıkarırsa?” deriz. Sonra ne yaparız? Gider, bizzat kursuna yazılır; Çinceyi kendimiz öğrenir ve o hazineye kendi elimizle ulaşmaya çalışırız.
Madem söz hazineden açıldı; ufak bir hatırlatma ile konumuza devam edelim… Şayet öyle bir hazineyi gerçekten bulsak bile, şayet içinde bir başkasının hakkı, emeği, alın teri ve ahı varsa, o hazineden hiç de mutluluk duyamayız. Çünkü mal sahibinin ahı vardır. Alın teri vardır. Alın teri mukaddestir. Alın terine göz dikilmez. Göz dikenin gözü, hakikat karşısında fışkırır havaya. Her ne kadar mal sahibi dünyadan ölüp gitmiş olsa da ölüm, hakların ortadan kalkması demek değildir. Kul hakkı, toprağa gömülmekle kaybolmaz. Kul hakkı, zaman geçmekle unutulmaz. Kul hakkı, ahirette mutlaka karşılık bulur. Çünkü dünya fanidir ama hak bakidir. İnsan unutsa da Allah unutmaz. İnsan örtse de Hak açar. İnsan kaçsa da hesap gelir.
Birkaç günlük dünya için ve sonunda insanı hiç mutlu etmeyecek bir hazine için gidip bütünüyle yabancı bir dili bizzat öğreniriz de, sonsuz yaşam için ne kadar hazırlanıyoruz? Ebedî saadetin haritası olan Kur’an’ı ne kadar kaynağından öğreniyoruz? Dünya hazinesinin dili için yıllarımızı veririz de, ahiret hazinesinin dili için kaç saatimizi veriyoruz? Demek ki mesele dil bilmekten öte, dert bilmek meselesidir. İnsan neyi dert edinirse onun yoluna düşer. Neyi severse onun lisanını öğrenir. Neyi kaybetmekten korkarsa ona sıkı sarılır. İnsan dünya için gösterdiği gayreti ahiret için göstermiyorsa, aslında iman iddiası zayıf kalıyor demektir. Çünkü iman, sadece “inandım” demek değildir. İman, inandığın hakikatin peşine düşmektir. İman, Allah’ın kelamını hayatın merkezine almaktır. İman, Kur’an’ı sadece duvarda asılı bir mushaf değil, kalpte yaşayan bir nur, akılda açılan bir hikmet, amelde görünen bir istikamet hâline getirmektir.
Kur’an bize verilmiş en büyük haritadır. Bu harita, toprağın altındaki altını değil, kalbin içindeki hakikati gösterir. Bu harita, insana dünya servetini değil, kulluk servetini verir. Bu harita, insanı yalnızca bir yere götürmez; insanı kendine, Rabb’ine, yaratılış gayesine ve ebedî yurduna ulaştırır. Fakat biz çoğu zaman Kur’an’ı anlamadan okur, okuduğumuzu yaşamadan geçeriz. Dilimiz tilavet eder ama kalbimiz uyanmaz. Gözümüz harfe değer ama ruhumuz manaya inmez. Oysa Kur’an, sadece okunmak için değil; anlaşılmak, yaşanmak, ahlak hâline gelmek ve insanı insan yapmak için indirilmiştir. Kur’an’ı öğrenmek, yalnızca Arapça kelimeleri bilmek değildir. Kur’an’ı öğrenmek, Allah’ın insandan ne istediğini idrak etmektir. Kur’an’ı öğrenmek, nefsin karanlığından ruhun aydınlığına yürümektir. Kur’an’ı öğrenmek, dünyaya esir olan kalbi ahiretin diriliğine uyandırmaktır.
Bir insan dünya malı için sabah akşam koşuyor, hesap yapıyor, dil öğreniyor, meslek öğreniyor, yollar arıyor da Allah’ın kelamını anlamak için gayret etmiyorsa, burada durup kendine sormalıdır: “Ben gerçekten neye inanıyorum? Benim kalbimin kıblesi neresi? Benim ömrüm hangi hazineye harcanıyor?” En büyük hazine Kur’an’dır. En büyük tercüman, onu hayatıyla açıklayan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. En büyük yol, onun sünnetiyle Kur’an’ı yaşamaktır. En büyük kazanç, Allah’ın rızasına ermektir. En büyük kayıp ise Kur’an elimizdeyken ondan uzak yaşamaktır.
Dünya hazinesi insanı dünyada bırakır. Kur’an hazinesi ise insanı ebediyete taşır. Dünya hazinesi arttıkça nefsin arzusu artar. Kur’an hazinesi açıldıkça kalbin huzuru artar. Dünya hazinesi insanı mal sahibi yapar. Kur’an hazinesi insanı hâl sahibi yapar. Dünya hazinesi insana servet verir. Kur’an hazinesi insana istikamet verir. Öyleyse insan, elindeki Kur’an’a yeniden bakmalıdır. Bu kitap bana ne diyor? Rabb’im benden ne istiyor? Ben bu ilahi haritayı sadece ölülerimin ardından mı okuyacağım, yoksa diri olan kalbimi diriltmek için mi okuyacağım? Ben Kur’an’ı sadece sesle mi taşıyacağım, yoksa hâl ile mi yaşayacağım?