412) SEVEN ZELİL, SEVİLEN NAZ EHLİ

Kim Allah’ı severse zelil olur, kimi Allah severse naz ehli olur. Seven zelil ve hor, sevilen nazlıdır. (İbn Arabi) Bu söz üzerine bira konuşalım…

Allah’ı seven kul, kendi gönül âleminde, sevdiği Zât’ın azameti karşısında boynu bükük (zelil: kendini küçük ve aciz görür hâlde) kalır; sevilen kul ise, Rabbinin katında nazlıdır.

Seven kul, “Ben O’nu seviyorum.” derken aslında hâlâ kendi nefsiyle konuşur; sevilen kulda ise, Allah’ın sevgisi kulun bütün hâlini kuşatır, ona melekût âleminde (melekût: gaybî, görünmeyen ilahî âlem) bir vakar ve kabul libası giydirilir. Sevenin içi yanar, sevilenin üzerine rahmet iner.

Kişi Allah’ı sevince zelil ve hor olur. Yani kişi Allah’ı sevince “Allahu ekber” diyerek sevecek ve acizliğini hissedecek. Bu durum karşısında kendisinin biçare ve fakir (fakir: muhtaç, muhtaçlığını idrak etmiş) olduğunu anlayacak.

Bu durum karşısında melekût âlemince hor görülecektir. Zira kendi öz benliği ile Allah’ın varlığını sevmeye girişmiş ve bu sevgi ile kendisinin sevilmesi için içten içe yaramazlık etmiştir. Bu durumu ise manevi çevresince hor olarak karşılanır.

Oysaki manevi çevresi olan melekût âlemi onun kalbindeki sevgiyi görmediklerinden o kulu yaramaz olarak görüyordur. Çünkü melekler kişinin kalbinin muştusunu göremezler. Orası sırdır ve kişi ile Allah arasında gizlenmiştir.

Kul, “Ben Allah’ı seviyorum.” dediği anda, içten içe o sevgiden bir pay, bir övgü, bir görünme hâsıl oluyorsa, bu hâl melekût terazisinde yaramazlık gibi görünür. Çünkü melekler kalbin içindeki o ince niyeti bütünüyle bilmez; onlara gösterilen, kulun hâlidir.

Kalpteki sır (sır: sadece kul ile Allah arasında saklı hakikat) ise perdeli durur. Kişi, kendi benliği ile Allah’ın varlığını sevme işine girince, melekût nazarında “kendisini ortaya süren çocuk” gibi görünür; hâlbuki Rabb’i, o hâlin örtüsünün altında saklı duran acziyet itirafını bilir. Seven bu yüzden zelildir; horlanan aslında kalbin nefis karışımıdır, kalbin özündeki sır ise Rabbi tarafından korunur.

Örneğin bir çocuk düşünün; anne ve babasını çok sevdiğinden yaramazlık yapıp gözlerine girmek için sağa sola çırpınır. Çocuğun içsel ruh hâli çevreye kapalı olduğu için çevresince o çocuk hor karşılanır.

Çocuğun yaramazlığı dışarıdan bakınca taşkınlık, edepsizlik gibi algılanır; ama içteki duygu, anne-babasına daha çok yakın olmak, onların sevgisini daha çok hissetmektir.

İşte Allah’ı sevdiğini söyleyen kulun hâli de böyledir: Nefsi araya girer, hâlinde taşkınlıklar, iç hesaplar, gizli beklentiler olur; dışarıdaki manevî çevre onu “yaramaz” görür.

Fakat Rabb’i, o yaramazlığın altındaki sevgi arayışını da bilir. Kul, bu ince çizgiyi fark edip nefsinin gösterisini bıraktığında, çocukluktan çıkıp kulluğun vakarına yürür.

Ama Allah kişiyi sevince tüm yaramazlık bitmiş, artık kul Rabbine rücu (rücu: tekrar dönme, yönelme) etmiştir. Kişi bunun farkındadır ve vakar ehli olmuştur. Artık kişinin Allah’ı sevmesi kişinin özünde gizlenmiş ve kul bu gizliliğe şahit olmuştur.

Kulun Allah’ı sevmesi başka, Allah’ın kulu sevmesi bambaşkadır. Allah bir kulu sevdiğinde, o kulun içindeki yaramazlık, gösteriş, kendini ispat etme hâlleri yavaş yavaş söner; yerini rücu hâli alır.

Artık kul, Rabbine sürekli dönen bir kalbe sahip olur. Sevgisi görünmek için değil, saklanmak için derinleşir. Bu durumda sevgi, dilde gürültü olmaktan çıkar, özde saklı bir sır olur.

Bu sırra şahit olan kul, vakar ehli olur; ne kendini başkalarına gösterme derdindedir ne de içindeki sevgiyi ucuz alkışlara satar.

Bebeğin annesine naz yapıp sütünü bazen emmemesi gibi kişi isteklerinin oluşması için bazen o bebek gibi davranmaktadır. Rabbine muhtaç olduğu bildiği hâlde, “Rabbim bunu yapmazsan şunu şunu yapmam veya şunu şunu yapacağım.” şeklinde nazlanır.

Peygamberimizin kıyamet günü başını secdeye koyup, “Ya Rabbi sen mahşeri başlatmazsan, ben başımı secdeden kaldırmam.” demesi gibi. Naz eder Rabbine ve Rabbi kıyametteki hesabı başlatır.

Naz (naz: sevgi içinde, bağlı olduğu zata güvenerek ince bir talep hâli), sevilen için bir lüks değil, sevildiğinin işaretidir. Bebeğin annesine naz yapması, aslında ondan kopamayacağını bilmesi demektir; emmemesi bile, bağın kopması değil, bağın gücüne güvenmesidir.

Kişi, Rabbine muhtaç olduğunu bildiği hâlde, “Ya Rabbi, ben sana böyle dayanırım, bu secdeden kalkmam.” diyorsa, bu yalancı bir pazarlık değil; sevildiğine güvenen bir kulun hâlidir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kıyamet gününde ümmeti için secdede uzun uzun duruşu, Rabb’ine naz değil; naz içinde niyazın en yüksek hâlidir. Allah’ın sevdiği kulları, işte bu naz hakkını taşır; ama bu naz, edep ve teslimiyetle yoğrulmuş bir nazdır.

Bu hakikat penceresinden bakınca anlarım ki, Allah’ı sevdiğini söyleyen kulun ilk vazifesi, sevgisini nefsî bir gösteriden arındırıp “Allah iman edip salih amel işleyenleri sever.” hakikatiyle uyumlu bir hayata çevirmektir; çünkü Rahman olan Allah, iman eden ve salih amel işleyen kullar için gönüllerde sevgi yaratacağını vaad etmiştir (Meryem Sûresi, 96). Böylece kul, “Ben seviyorum.” iddiasından “Beni sevilenlerden eyle.” niyazına geçer.

Bilirim ki, Allah bir kulunu sevdiğinde Cebrâil’e, “Ben falanı seviyorum, sen de onu sev.” diye emreder; Cebrâil de onu sever, sonra sema ehline, “Allah filan kulu seviyor, siz de onu sevin.” diye seslenir ve böylece o kul için yeryüzünde bir kabul ve muhabbet yazılır (Buhârî, Tevhid 33; Müslim, Birr 157).

Bu yüzden sevilen kul, insanların gözünde değil, Allah katında naz sahibidir; onun vakarını da, nazını da Allah korur. Yine bilirim ki, Rabbim bizim dış görünüşümüze ve mallarımıza değil, kalplerimize ve amellerimize bakar; yani asıl değer, kalpteki sır ve o sırla uyumlu amel üzerindedir (Müslim, Birr 33–34).

O hâlde benim için yol bellidir: Allah’ı seviyorum derken nefsimin yaramazlıklarını azaltıp, kalbimi ihlâsa açmak; sevilmenin asıl alameti olarak imanımı, salih amelimi ve edep üzere nazımı korumak; dille sevgiden bahsederken, kalbimdeki sırra hafifçe dokunup susmayı da bilmektir.

Böyle yaşayan bir kul, Asr Sûresi’nin haber verdiği üzere imanı, salih ameli, hakkı ve sabrı kendine yol arkadaşı yapar; sevdiği Rabbinin sevgisine talip olur ve “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” vaadini, hem gönül zevki hem de ilahî bir güven olarak taşır (Asr Sûresi, 1–3; Bakara Sûresi, 153).