Tasavvuf ilmi öyle sıradan bir ilim değildir. Öyle birkaç kırıntı ile anlaşılacak, hiç değil… Sonra da görülen birkaç olağanüstü hâlle oturtulacak bir olgu, hiç hiç değil…
Yoksa kendini ermiş ve hatta peygamberlerden üstün görecek bir merhaleye gelirsin ki… Öylece ayağın kayar da artık sana yardım edecek kimse de olmaz. Çünkü kendini müstağni görmeye başlar, herkese tepeden bakar hâle gelirsin.
Tasavvuf, sadece bilgi değil, bizzat hâl ilmidir. Birkaç sohbet dinleyip, birkaç kavram öğrenip, iki de rüya veya hâl görünce “işi çözdüm” dememeliyiz. Tasavvufun kapısından giren, önce kalbini eteğinden toplamalı, nefsini susturmayı öğrenmeliyiz.
Olağanüstü hâllerle, keşiflerle, rüyalarla, keramet arayışlarıyla oyalanırsak, hakikatin çekirdeğini ıskalamış oluruz. Asıl keramet, nefsimizi hizaya getirebilmemiz, kul kalabilmemizdir.
Biz biliyoruz ki nefs, tasavvuf libası giydiğinde daha da sinsi olur. “Ben biliyorum, ben gördüm, ben yaşadım.” diyen bir dil taşırsak, gönlümüzde gizli bir Firavun büyütmeye başlarız.
Tasavvufu birkaç sır, birkaç olağanüstü hâl, birkaç farklı bilgi sandığımızda, kendimizi “seçilmiş” zannetme tehlikesiyle yüz yüze geliriz. O zaman da fark etmeden, peygamberlerin dahi üstüne çıkabilecek çarpık bir hissiyata sürüklenebiliriz. Bu hâl, ayağın kaydığı ve tutunacak dalın kalmadığı en tehlikeli noktadır.
Kendimizi müstağni görmeye başladığımız anda, yani “ben oldum” dediğimiz anda, aslında en çok kaybettiğimiz andayız. Herkese tepeden bakmaya başlamak, tasavvuf yolunun bittiği, nefsin yolunun başladığı yerdir.
Oysa bu yol, baştan sona “ben bir hiçim, Sen varsın ya Rab.” diyebilme yoludur. Biz burada ne kadar küçülürsek, hakikat nazarında o kadar büyürüz; kendimizi büyüttükçe, hakikatten o kadar uzaklaşırız.
Biz tasavvuf yoluna bakarken, “Sakın kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin sakındığını en iyi bilendir.” ayetini (Necm Sûresi, 32. ayet meali) unutmayalım; nefis tezkiresini dilimizle değil, hâlimizle taşımamız gerektiğini hatırlayalım.
“Sana gelen her nimet Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisâ Sûresi, 79. ayet meali) hitabında, hâl ve makam zannıyla övünmememiz gerektiğini, bizde görünen güzelliklerin dahi lütuf olduğunu hissedelim.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Her kim kalbinde zerre kadar kibir olduğu hâlde cennete giremez.” hadis-i şerifini (Müslim, İman 147) tasavvuf yolunun merkezine koyup, kibrin tasavvuf elbisesi giyerek gizlenmesine göz yummayalım.
“İlim, amelle; tasavvuf, tevazu ile yürür.” diyen hikmet sözünü de gönlümüze yazalım; biz yürüdükçe başımız öne eğilmiyorsa, yanlış yolda olabileceğimizi düşünelim.
Tasavvufun sıradan bir bilgi alanı değil, kalbin ince ameliyatı olduğunu unutmamalıyız. Bu yolun, birkaç kitap, birkaç sohbet, birkaç “hoş hâl” ile bitecek bir yol olmadığını bilmeliyiz. Her öğrendiğimiz hakikatin bizi daha çok sarsması, daha çok küçültmesi, daha çok edeple yoğurması gerektiğini hatırlamalıyız.
Olağanüstü hâllerin, keşiflerin, rüyaların peşine düşmek yerine, istikamet namına attığımız adımları çoğaltmaya çalışmalıyız. Gecemizi, sabah namazımızı, helal lokmamızı, dilimizin temizliğini, kalbimizin kıskançlık, kibir ve riya kirlerinden arınmasını öncelemeliyiz. Keramet aramayı değil, istikamet üzere kalmayı istemeliyiz.
İçimizde “ben biliyorum, ben gördüm, ben yaşadım” diyen sesi fark ettiğimiz anda, bu sesin nefsin sesi olduğunu unutmamalıyız. Bu sesi susturmak için, “Rabbim, ben bilmem, sen bildir. Ben görmem, sen göster. Ben yapmam, sen yaptırırsın.” diye dua etmeyi çoğaltmalıyız. Nefsimizi, her gün yeniden hesaba çekmeyi ihmal etmemeliyiz.
Kendisini müstağni gören, kimseye ihtiyaç duymadığını zanneden bir hâlin tasavvufla bağdaşmadığını bilmeliyiz. Gerçek kulun, her nefeste muhtaç olduğunu hisseden kul olduğunu unutmamalıyız.
Bizim yolumuzun, “ben oldum” deme yolu değil, “ben hiçbir zaman tamam olamam, Senin rahmetine muhtacım ya Rab.” deme yolu olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
Son olarak, tasavvuf yolunda yürürken başımızı kimsenin üstünde tutmamaya gayret etmeliyiz. Herkese tepeden bakmaya başladığımız an, tasavvuftan çıktığımızı, nefsin sahasına girdiğimizi hatırlamalıyız.
Gözümüzü kendi noksanımıza, gönlümüzü Rab’bin kemaline çevirerek yürümeye çalışmalıyız. Böyle yaptığımızda, ayağımızın kaymasını istemeyen Rahman’ın bizi tutacağını ümit etmeliyiz.