HU VE ABDUHU’NUN ZERAFETİ

İnsanın yaşayabileceği en üst marifet “Abduhu ve Resûluhû” hakikatidir. Kab-ı kavseyn hâli ve HU tecellisinin kişideki mutlak husûlü ile kişi kemaline ermiş olur. Bu hâl, kişideki tüm benliği yok eder. Ve tıpkı “HU ismiyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in, Allah ismini kendisine ayna yaparak kendisini onda seyretmesi gibi; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de bu hâli yaşarken, hayal içindeki hayalde kendisini ilk hayalde olduğu gibi seyretti. İşte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Miraç anında “kab-ı kavseyn veya daha yakın” diye belirtilen bu hâli yaşadı.

Abdullah ve Abduhû’nun sırrını şöyle ifade edebiliriz: Abdullah dediğimizde, kişi tüm bencilliğini bitirmiş bir eda ile ve “BEN”liğinin farkındalığı ile kulluğunun farkındalığı kastedilir. Abduhû dediğimizde ise zât boyutu itibarıyla “BEN” dahi ortadan kalkmış bir ruh hâli anlaşılır. Abduhû hâli her an devam ettirilemez. Sadece miraç hâlinde hissedilebilir. Ama Abdullah hâli her zaman hissedilmesi gereken insanî ana erdemdir.

Zât itibarıyla kulluğa eren ilk insan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun ümmetinden bu şerefi yaşayan fertler, kıyamete dek var olacaklardır. Lakin şunu da unutmayalım ki; kişi Abduhû hâlini yaşasa da gene yaşayan kendisidir ve insan hiçbir zaman Allah olarak bu hâli yaşayamaz. Zaten kelimeden de anlaşılacağı gibi, “abdu” HU şeklinde izah edilir. “Sonra yaklaştı, derken sarktı. İki yay kadar, hattâ daha da yakın oldu.” (Necm, 53/8-9) Zaten şu ayete baktığımızda bu olay kolaylıkla anlaşılır: İki yay kadar veya daha yakın oldu ama “O” olmadı. “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 96/19) “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır.” (Müslim, Salât, 215) ilahî fermanlar gereği her mümin secdede gözünü o makama diker. Çünkü secde, kulun Allah’a en yakın olduğu yerdir ve bu hâl, miraç hâli olarak kabul edilmiştir.

Allah ve Resûlü’nü ayırmamak mertebesi; mertebe-i seyr itibarıyladır. Yoksa hâşâ, rab ve kul çerçevesince değildir. Zira Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz her hâl ve şartta sadece ve sadece Allah kuludur. Ama ona büyük lütfu sayesinde zâtî seyr zevk hâlini bu dünya gözüyle dahi iki defa yaşayarak mutlak sırra muttali olmuştur. Bu yüzden Kur’an açıkça şöyle der: “Allah ile Resûlü arasında ayrım yapmayın.” (Nisâ, 4/150) İşte bu, yapılan seyr itibarıyladır. Yoksa hâşâ, ilahlık, rablik veya meliklik itibarıyla değildir. Çünkü “HU ismiyle işaret ettiğimiz mutlak hüviyet”in tecellisi, hem Allah’ta hem de Resûlullah’ta aynı aynada yansıyan bir tecellidir. Yaratan olarak Allah, beşer olarak Resûlullah; ama tecelli aynı tecellidir. İçeriği ise “bizce” meçhuldur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz asla Allah olmamıştır. Zira biz “Allah” derken direkt mutlak zâta işaret eder ve O’nunla ünsiyet elde etmeye çalışırız.

İşte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz mertebe-i seyre ulaşmış olduğundan; Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, kendi hevasından konuşmaz. O’nun konuştuğu vahiyden başkası değildir.” (Necm, 53/3-4) Zira mertebe-i seyr makamının bizzat sahibi olarak; aynasından konuşan doğrudan HU’dur. O’nun sesiyle dile gelen, O’nun nefesiyle zuhûr eden… Tıpkı ağaçtan Hz. Musa aleyhisselama seslendiği gibi… “Oraya gelince, mübarek yerde, vadinin sağ kıyısından, ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ım.’” (Kasas, 28/30)…

Lakin HU, tümünden münezzeh olarak bunu ortaya koymakta ve ortaya koymada asla ve asla hulûl veya bürünme söz konusu değildir. Mutlak zât; Allah ismiyle zâtında seyr ederken; insan ismiyle bunu nurundaki bir katrede seyretmektedir. Mutlak Zât’a “Subhânehu ve Teâlâ” deriz. O, her türlü kayıt ve benzetmeden münezzehtir; aşkın ve Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlâs, 112/1-4)yücedir. “Allah birdir. Doğmamış ve doğurmamıştır.

Bu konunun iyice anlaşılması için biraz da varlığın aslıyla ilgili malumatlarda bulunalım… Sidretü’l-Müntehâ, Cebberût âleminin ta kendisidir. Orada Melekût bitmiş ve öz cevher ile halk buluşma noktası başlamıştır. Burası, sıfat ve esmânın tekvînde buluşma noktasıdır. Hem tekvînin çıkışı ve melekût başlangıcıdır. Ötesi Lâhûtî’dir. Geçişi, sadece insan için müsaadeye açıktır.

Sidretü’l-Müntehâ, kelime anlamıyla “son sidre” yani “en uç nokta” anlamına gelir. Kur’an’da Necm Suresi’nde (14-18) şöyle geçer; “Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında.” “Onun yanında Me’vâ Cenneti vardır.” “O sidreyi kaplayan kaplamıştı (onu bürüyen bürüyordu).” “Andolsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden (delillerinden) bir kısmını gördü.” Ve bu durum Hz. Peygamber’in Miraç yolculuğunda ulaştığı en son durak olarak bilinir. Mana dünyasında bu mertebe, mahlûkâtın idrakinin son sınırıdır. Bu noktadan öteye yalnızca “zâtî seyr zevk hâline erenler” geçebilir. Burası, yani yalnız Allah’ın ilmine ait bir alandır. Hatta hattâ alansızlıktır.

Cebberût âlemi, ruhlar âleminin ötesindeki saf kudret ve tecellîler âlemidir. Emr âlemi ile ilişkilendirilir. Bu âlem ne Melekût gibi sûretlere sahiptir ne de Mülk gibi maddeye bağlıdır. Tamamen soyut ve aşkın bir âlemdir. Sidretü’l-Müntehâ’nın bu âleme ait olduğu söylenerek, onun mahiyetinin kudret ve celâl tecellîleriyle dolu bir hakikat olduğu vurgulanmaktadır.

Melekût âlemi, ruhlar, semboller ve anlamlar âlemidir. Sidretü’l-Müntehâ, bu âlemin sonudur. Burada “öz cevher” (hakikî varlık, lâhûtî nefha) ile halk (yaratılmışlar) arasında bir buluşma söz konusudur. Yani yaratılan varlık, kendi hakikatine yaklaşır, aslıyla karşılaşır. Bu buluşma, fenâ ve bekā tecrübeleriyle mümkündür. Kul, burada kendi “ben”liğini bırakır; ama kulluğunun farkındalığı ile vechullaha temaşa eder. Tabii ki bu seyr, içsel bir zevk hâlidir ki bu dünyada bu zevkin misli olmadığı için anlatımı da olamaz.

Sıfatlar: Allah’ın fiilî ve zâtî özellikleridir (ilim, irade, kudret, rahmet vb.). Esmâ: Bu sıfatların isim hâlinde tezahürüdür (el-Âlim, el-Kâdir, er-Rahmân vb.).

Tekvîn: Varlığın yaratılması, oluşa çıkması demektir. Bu ifadeyle Sidretü’l-Müntehâ’da Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecellîsinin en yoğun ve birleşik hâlde zuhûr ettiği, yani tekvînin kaynağının burada olduğu anlatılıyor. Esmâ ve sıfatların zuhûr ettiği âlem, yaratılışın başlangıç noktasıdır. Tüm varlık, bu ilâhî isimlerin bir katre nur üzerinde oluşturduğu yaratım tecellîsidir.

Yaratılışın ilk zuhûr noktası, Cebberût’tan Melekût’a inişle başlar. Cebberût, henüz yaratılışın olmadığı ama kudretin olduğu âlemdir. Melekût, bu kudretin anlamlara ve ruhlara dönüşmeye başladığı yerdir. Burada tekvîn, yani yaratma fiili başlar. Melekût’tan sonra Mülk (madde) âlemi gelir.

Lâhûtî âlemi, zât âlemindendir. Hiçbir sûret, şekil, akıl oraya ulaşamaz. Ancak burada “geçiş insan için müsaadeye açıktır” denilerek insanın potansiyeline işaret edilmiştir. Yani Lâhût-i âlem; vecihten yansıyan nurun, üzerine tutunduğu ve tüm nurun üzerine işlenildiği, isimsiz ve resimsiz hem alansız ve mekânsız olan, hatta hatta olansız olan ve ol emrinin üzerine çizildiği ortamsızlık olarak anlayabiliriz.

Tüm seyirlerin insanda cem olması; insanın kemâl sırrıdır: “Ve nefahtu fîhi min rûhî. Ben ona ruhumdan üfledim.” (Sâd, 38/72) ayeti bu hakikati beyan eder. Yani insanda Lâhûtî âleme geçiş kabiliyeti vardır. Bu, sıradan akılla değil; kalp yoluyla mümkündür.

İnsanın mânevî seyrinde geçebileceği mertebeleri şöyle sıralanır: Mülk; maddî âlem, Melekût; ruhlar ve mânâlar âlemi, Cebberût; kudret, emir ve sıfatlar âlemi, Lâhût; zât ve hakikat âlemi. Sidretü’l-Müntehâ, bu geçişin eşiği ve kapısıdır. İnsan, bu kapıdan geçebilirse varlığın aslına erişir; tevhîd hakikati ile öz hakikatine erer.