Rabıta; bağlamak veya bağlanmak anlamlarına gelir. Kişi ile Allah arasında en büyük rabıta namazdır. Direkt Hakk’a yapılır. Arada kimse olamaz. Hatta Fâtiha okurken hiç kimse düşünülemez. Zaten düşündüğün anda mânâ kopar, ne yaptığının farkındalığı kaybolur. O anda dil ayrı der, kalp ayrı tasavvur eder ve beyin başka hesaplar yapar. Çünkü namaz, kulun Rabbiyle doğrudan temas kurduğu mukaddes bir andır. “Beni anmak için namaz kılın.” (Tâhâ, 14) buyruğu bu hakikati gösterir.
Namazda kalbin diliyle konuşamayan, yalnızca bedeniyle rükû eden kişi bu bağın tadını bilemez. Zira Allah’la bağ kalple kurulur, şekille değil. Sonra bir de bakmışız ki namaz bitmiş. “Ne anladın?” dersin. “Hiç, Allah’ın borcunu verdim” der. Sanki Allah ona bir şey borç vermiş, o da horozun buğday yeyişi gibi borç ödüyor. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurur: “Nice namaz kılan vardır ki, namazından ona sadece yorgunluk kalır.” (İbn Mâce, Sıyâm 21). Bu yüzden “Allah’a ancak huşû içinde olan kalpler yaklaşır.” (Hac, 32) gerçeğini unutmamak gerekir.
Secdeye baş koyduğun zaman, taşın üstüne değil, kalbinin üstüne koy. Çünkü Hakk’a giden yol, kalp yoludur. Namazda rabıta yoksa yani kalp Allah’a bağlanmamışsa, o namaz miraca götüren namaz değil, alışkanlığa dönülmüş namaz olur. Oysaki “Rab” isminin mânâsı bile “terbiye ederek yaklaştıran”dır. “Onlar, namazlarını huşû ile kılarlar.” (Mü’minûn, 2) ayeti de bu hali bize sunar. Bir adım at; Hak sana on adım yaklaşır. Kendisini yaklaştıran bir Rabbe, uzak duran bir kul… Ne kadar kendini kandırabilir? Kendimizi kandırmayalım. Aslında kimseyi kınamıyoruz. Bilmeyen, bilmediği noktada suçlu değildir. Ama öğrenmeye çalışmadığı için suçludur. İnsan, niçin yaratıldığını düşünmediği sürece gaflette kalmaya devam eder.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “İlim talep etmek her Müslümana farzdır.” (İbn Mâce, Mukaddime 17) buyurur. Bu adım, ilim ve amel yolunda samimiyetle yürüyene açılacak olan rahmet kapısıdır. Zira mana yolunda “bilmiyorum” demek bir duraksa, “öğrenmeyi istemem” demek ayrı bir uçurumdur. Kalp Hakk’a yönelmeyince heva onun önünü kaplar. Ve o zaman rabıta kesilir ve insan sadece dünyaya bağlanır. Allah bu hayatın hesabını soracak. Yani Allah’a ulaşmak için gerekli çalışmadan yoksun olan yanacaktır. Kendisine sunulan fırsatlara ilgisiz kalan, mahrumiyetin verdiği ızdıraplar kişiye azap olarak gözükecektir. Bu, azabın en yakıcı olanıdır; zira bu hal pişmanlığın kendisidir. Aslında bize yapılacak hesap, sadece yapılanlarla değil, yapılması gerektiği halde terk edilenlerle de olacaktır. Evet, Allah’a ulaşmak için gerekli olan iç arınmadan mahrum kalan kişi, büyük kayıptadır. “O gün, mal ve evlat fayda vermez. Ancak Allah’a temiz bir kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88-89).
Nefs mücadelesinden ve kalp terbiyesinden uzak duran kul yalnızca amel defteriyle değil, boşa geçen ömrün hüznüyle de yüzleşecektir. En büyük azap, vuslat fırsatının fani meşguliyetlerle harcanmış olmasıdır. İşte bu hal, gafletin sonucudur. Unutmayalım ki; bu dünyada bizi Allah’tan alıkoyan her şey bizim için bir perdedir. İşte her bir perde rabıtayı koparan şeydir. Gece teheccüde kalktığımızda bu kalkış yalnız bir ibadet değil, bir vuslat içindir. Bu, “Rabbinin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.” (Müzzemmil, 8) sırrıyla kişiyi bütünleştirir. Rabıta işte o buluşmanın adı olur. Bu sebeple her müminin rabıtasını sağlamlaştırması gerekir. Bu bağ, sıradan bir alışkanlıkla değil; farkındalıkla, huşûyla, kalp açıklığıyla kurulur.
Namaz bir bağdır; ama bu bağ kalbin çekirdeğinde filizlenir. Şuurla kılınan bir namaz, kulun kalben Hakk’la birleşmesidir. İşte bu birleşme, tasavvufta “visâl” (kavuşma) diye adlandırılır. Bu hale ihsan da denilmişitr. İhsan rabıta halinin ta kendisidir. Zira “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Buhârî, İman 37). Zaten ibadetin özü ilahi huşûdur. İlahi huşû kalbimizde varsa, uzuvlara sirayet eder. Kalpte yoksa o ibadet yalnızca görüntüdür, fakat görüntü de olsa gene de devam ettirilmelidir. Bu görüntü dahi, daim olunduğunda aslına dönüşen bir tohum gibidir. Zira o görüntü zamanla bizi içeriği ile bütünleşmeye götürecektir. Yani hissiyat olmasa dahi amelde daim olmak, üzerimizdeki Allah’ın hakkıdır. Lakin rabıtası sağlam olan kişi Allah’la beraber yaşar, Allah’la beraber susar, konuşur, düşünür ve her anında huzur hisseder. İşte bu hâl, “Onlar, işlerini Rablerine tevekkül ederek yürütürler.” (Şûrâ, 36) sırrını yaşatmaktır.
Rabıta, kulun kendi acizliğini fark edip sonsuz kudrete yönelmesidir. Bu yöneliş bir dua, bir niyaz, bir secde ve bir suskunluktur. Rabıta sadece bir bağ olarak kalmaz; hayat tarzına dönüşmeye başlar. Susar kul, kalbi konuşur. O kalp ki her atışıyla “Yâ Allah” der. İşte rabıta, bu zikri her nefeste yaşamaktır. Öylece bir yakîn hâli kişide oturmaya başlar. Bu sebeple her müminin rabıtasını sağlamlaştırması gerekir. Evet, namaz bir bağdır; farkındalıkla kılındığında Allah’a giden en sağlam yoldur. O yolda kalple, şuurla ve saygıyla yürüyenler asla kaybetmezler.