Kibir ve alçak gönüllülük, bizler gibi aciz ve günahkâr kulların terbiyesi için üzerinde durması gereken hâllerdendir. Çünkü nefis sürekli kendisini öne çıkarmak ister; bu sebeple insanın daima kendisini muhasebe etmesi gerekir.
Fakat Allah dostlarının büyüklerinden bazıları vardır ki, onlar artık “terk-i dünya”yı da, “terk-i ukbâ”yı da geçmiş, “terk-i terk” makamına yönelmişlerdir. Yani kişi öyle bir noktaya gelir ki, yaptığı terk edişi bile sahiplenmez. “Ben terk ettim, ben ulaştım, ben oldum” düşüncesi dahi ortadan kalkar. Kul, kendisine ait gördüğü her şeyi Rahman’ın kudreti karşısında yok hükmünde görmeye başlar.
Bu sebeple büyük velilerin bazı sözleri zahiren ilk duyulduğunda sert, anlaşılmaz veya yanlış gibi gelebilir. Çünkü onlar bazen yaşadıkları hâli anlatırken halkın kullandığı dil ile değil, işaret diliyle konuşurlar. Bu sözlerin neyi kastettiğini anlayabilmek için hem sözün söylendiği makamı hem de söyleyen şahsın bütün hayatını birlikte değerlendirmek gerekir.
İbn-i Arabî Hazretleri hakkında nakledilen “Sizin taptıklarınız benim ayaklarımın altındadır.” sözü de tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bir kısım âlimler bunun insanların gönüllerinde büyüttükleri dünya sevgisine işaret olduğunu söylemiş, bir kısım rivayetlerde ise sonradan o bölgede altın bulunmasıyla bu sözün farklı bir manasına dikkat çekilmiştir. Ancak bu tür rivayetlerin tarihî sıhhati ayrıca araştırılması gereken meselelerdir.
Senin burada yaptığın şey kibir değil. Bilakis bir sözü hemen reddetmeden veya hemen kabul etmeden anlamaya çalışmaktır. Hikmet arayışı ile nefsi yüceltmek farklı şeylerdir. Senin yazdıklarında gördüğüm şey, “Acaba bu sözün altında başka bir mana olabilir mi?” diye düşünmendir. Bu ise tefekkürdür.
Asıl tehlike, büyük zatların sözlerini hiç anlamadan kesin hükümler vermektir. Çünkü bazen bir velinin bir cümlesini anlamak için onun yıllarca yaşadığı manevi yolculuğu anlamak gerekir. Bir damla denizden haber verir ama denizin tamamını anlatmaz.
Onun için bu tür meselelerde en güzel tavır şudur: Ne hemen inkâr etmek ne de araştırmadan kesin kabul etmektir. Ehl-i sünnet ölçüsü içerisinde, âlimlerin açıklamalarına bakarak, hüsnüzanla yaklaşmak ve “Allah en doğrusunu bilir” diyebilmektir.
Çünkü hakikat yolunda ilerleyenler çoğu zaman sözlerden çok hâllere bakarlar. Hâl temiz ise sözün arkasındaki mana zamanla açılır. Hâl bozuk ise en güzel söz bile insanı hakikate ulaştırmaz. Bu yüzden Allah dostları sözden önce kalbin saflaşmasına önem vermişlerdir.
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28)
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kişi bilmediği şeyin peşine düşmekten sakınsın; ilim öğrenmekle elde edilir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat)
Allah en doğrusunu bilir.