SANAL “BEN”LİK YOK EDİLİR Mİ?

İnsana bir “ben”lik verilmiştir. İnsan her amelini bu “ben”likle yapar. Hatta hatta benliğini rafa kaldırmayı ve kendisini deryada yok etmeyi başarsa bile, bunu dahi gene de “ben”liği ile yapar. Yani “ben”lik merkezi olmazsa, insan namına ve insan olarak seyredecek bir mahal de kalmaz. Ama bu “ben”lik asil değil, yaratılmış bir “ben”liktir. Asil “ben”lik ise sadece Allah’a aittir. Madem asıl “ben”lik Allah’a ait ve bizdeki “ben”lik ise yaratılmış ve Allah’ın yaratımı ile ayakta duruyorsa, işte o zaman “ben”liğimiz asil değildir. İşte biz bu “ben”liğe sanal benlik diyerek olayın farkındalığına ermeyi hedefleriz.

Evet, insan bir sanal “ben”lik sahibi olarak var edilmiştir. Sanal “ben”lik; kişinin hem kendi varlığını hem de diğer halkı, ayrıca da halkın yaratıcısını algılayabilmesi için daha önce yok iken yaratılmış bir varlıktır. Bu “ben”lik aslında bir perde gibidir. Bu perde ile de kendisini müstağni görüp “ben”liğinin esas sahibini fark etmeden yaşayabilir. Bu “ben”lik asla yok olmayacaktır. Ölümle veya manevî yolculuklarla silinmez. Kişi miraç hâlini dahi yaşasa dahi gene de hep var olacaktır. Zira seyreden bir varlığın bulunması istenilmiştir. Çünkü Allah, insanı kendisine muhatap kılmak için yaratmıştır. Seyreden birinin var olması dilenilmiştir. Allah, ilmiyetinin yüceliğini temaşa edecek bir varlığın yaratılmasını murad eylemiştir. Bu murat, insan ile zirve yapmış ve sonsuza kadar da biiznillah devam edecektir.

Sanal “ben”lik üzerinde ise gerçek “ben”lik sahibi vardır. Sanal “ben”lik insanın perdesi iken, hakikî “ben”lik Allah’ın zâtıyla bağlantılıdır. Ayette “Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır.” buyurularak bu üst hakikat bildirilmiştir. (Sâffât Sûresi, 37/96) Bunun hakikatine eremeyen kişi der ki: “Üstümdeki bir Allah” ve yukarı bakar. İnsan hakikati kavrayamazsa Allah’ı mekânla sınırlandırır. Oysaki ayette, “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” buyrularak Allah’ın mekânla kayıtlı olmadığı bildirilmiştir. (Bakara Sûresi, 2/115)

Özümüzde var olan her esma tohumu aslında Allah’a açılan bir penceredir. Zira Allah’ın isimleri insanda yaratım tecellisi sonucu olarak tohumlar şeklinde ekili bir vaziyette mevcuttur. Dolayısıyla da dünya, ahiretin tarlası olmuştur. İşte insandan özüne uzanan bu pencereler açıldığında insanın hakikati kendisine tecelli eder. O pencereler kapalı ise Allah nuru veya ilmi veya iradesi veya diğer isimlerle işaret ettiğimiz manalar veya sıfatlar insandan gözükmez olur. İsimlerin kapalı kalması, insanın manevî körlüğüdür. Ayette “Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler.” buyurularak, her ne kadar mana içerik tohumları kişide ekili olsa da gözünü göz kapaklarıyla kapatan ve çevresini seyredemeyen kişi misali, insandaki basiret sınırlılığından veya kapalılıktan ötürü, kendisindeki mana özlerini kullanamaz veya onlarla seyrini değerlendirir olamaz olur. (A‘râf Sûresi, 7/179) Dolayısıyla da insanda istek veya irade veya diğer esmaların manalarıyla yapacağı seyirden kendisine bir şey gözükmez olur veya hiçbir şey yapamaz durumda kalır.

Esmaların kapalı kalması ve dolayısıyla kendisinin amelinin sonucu kendisinde oturttuğu “mudil” esmasının bilincini kaplaması nedeniyle iradesinin işlenmez hâle gelmesine sebep olur. Tüm manalar onda var ama mana tohumları kapalı kaldığı için düşüncesinden bir şey geçmez veya geçse de kuvveden fiile çıkaramaz. İnsan özünde bütün isimlerin yansımasını taşır, fakat onları açığa çıkarmazsa potansiyel olarak kalır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “Amel olmadan ilim fayda vermez.” buyurarak bu hakikat hatırlatılmıştır. Yani bir şey dileyemez veya oluşturamaz. Zira iradeyi çalıştırmayan kişi dileyemez hâle gelir. Bir şeyin dileğinin oluşması için isimlerin yeşermesi şarttır. İsimler açığa çıktığında irade çalışır. Bu, Allah’ın insana bahşettiği fıtrî sırdır.

Allah her insanı İslam fıtratı üzere yarattığı için isimleri harekete geçirme kuvvesi her insana emanet olarak verilmiştir. Zira her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Esmaları harekete geçirme kuvvesi işte bu fıtratın özünde vardır. Asıl emanet işte bu emanettir. Ayette “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” buyurularak bu sırra işaret edilmiştir. (Ahzâb Sûresi, 33/72) Ama insanların çoğu zalim ve cahil oldukları için, yani nefsine zulmedip bedensel dürtülerin emrine kendisini amade ettiği için, hem özündeki kuvvelerden habersiz yani cahil olduğu için, üstelik sürekli ifrat ve tefritte bocaladıkları için bu emaneti kullanamıyorlar. Öylece de insanın çoğu emaneti fıtrata uygun şekilde kullanamaz olur.

Özündeki esmalar ile işaret edilen manaları harekete geçirme kuvvesi olan ilim, irade ve kudret sıfatları her insanda vardır ve ölüme kadar sürecektir. İnsan bu üç temel kuvve ile sorumludur. Harekete geçirdiğimiz kuvveler kadar ölüm ötesi yaşamımız şenlenecektir. Ahirette insanın derecesi, dünyada açığa çıkardığı isimlerin kişiden zuhurunun fiiliyattaki seyri ölçüsünde olacaktır.

İşte “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” ayeti bu bağlamda buna da işaret eder. (İnsan Sûresi, 76/30) İnsanın dilemesi, Allah’ın dilemesiyle senkronize olduğunda gerçekleşir. Ayette bu hakikat, “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” şeklinde açıkça bildirilmiştir. (Tekvîr Sûresi, 81/29) Yani kapını sana emanet olarak verilen ilim, irade ve kudret sıfatları ile aç. Allah’ın dilemesiyle kendi dilemeni senkronize et. Kulun duası ve iradesi Allah’ın dilemesiyle örtüştüğünde hakikat açığa çıkar. Sonra da dile Allah’tan ne dilersen senin olacaktır. Eğer dilek Allah’ın yaratım planına uygunsa gerçekleşir. Emaneti işleyen hakikate erer, emaneti örten nefsine zulmeder.