Kulun kendi benlik kirlerinden arınıp, bir bebek gibi tam bir acziyet ve feryatla Mevlâ’ya yönelmesi, ilâhî rahmet, lütuf ve ihsan kapılarının sonuna kadar açılmasının en büyük vesilelerindendir. Çünkü Allah Teâlâ, kendi varlığından geçen ve Yüce Dergâh’a yalnızca acziyetiyle sığınan fakir gönülleri asla boş çevirmez.
İşte kul bu noktaya vardığında, geçmişte yaşadığı her bir hâlin, karşılaştığı her bir imtihanın ve tattığı her bir tecrübenin kendisini bu idrake hazırladığının farkına varır. O zaman artık hayatına başka bir gözle bakmaya başlar. Daha önce kendisine ağır gelen olayların dahi ilâhî terbiyenin bir parçası olduğunu görür. Bu farkındalık açıldıkça, yaşadığı her hâl için şükretmeye başlar.
Şükür arttıkça kul, ilâhî nimetlerin kendi üzerine nasıl aktığını daha açık bir şekilde müşahede eder. Bu müşahede onu hamde ulaştırır. Çünkü hamd, yalnızca alınan nimetlere teşekkür etmek değil; nimetleri veren Rabb’in hikmetini, rahmetini ve kudretini de görerek O’nu övmektir.
Ancak kul, yaşadığı her şeyi karalamaya, geçmişini suçlamaya ve sürekli eksik taraflara odaklanmaya başlarsa, işte o zaman nimetlerin farkındalığı perdelenir. Nimetler tamamen yok olmasa bile onların değeri gözden kaybolur. Böylece kul, hamdin kendisini kuşatacağı o sonsuz heybetten mahrum kalır.
Şeytan da çoğu zaman insanı bu ikinci yola sürüklemek ister. Çünkü insanın sonsuz rahmet deryasına dalması yerine, geçici rekabetlerle, kıyaslarla, kırgınlıklarla ve dedikodularla meşgul olması şeytanın hoşuna gider. Böylece insan hamd etmekten uzaklaşır ve kalbinde doğabilecek büyük huzuru kaçırır.
Aslında hamd, şükür ve küfür sadece kelimelerden ibaret değildir. Bunlar insanın hayata karşı aldığı tavırların isimleridir. Şükür, kalpte oluşan bir hâlin dışa yansımasıdır. İnsan, içinde doğan memnuniyeti ve sevinci bazen sessizce yaşar, bazen de bunu sözlerine döker.
Nitekim yanımızda hiç kimse olmasa da kalbimizde bir mutluluk hissederiz. Bu hâl içimizde yaşanan bir şükürdür. Fakat yanımızda bu sevince ortak olabilecek bir kimse bulunduğunda, o mutluluğu kelimelere dökeriz. Böylece içimizdeki sevinç dışarıya taşar.
Bayram günlerinde yaşanan sevinç buna güzel bir örnektir. İnsan tek başına da olsa bayramın huzurunu hisseder. Fakat aynı sevinci yaşayan müminlerle karşılaştığında, “Bayramın kutlu olsun” diyerek o mutluluğu paylaşır. Karşısındaki de aynı sözle ona mukabele eder. Böylece kalpteki sevinç sözlere dönüşür ve ortak bir neşeye vesile olur.
Şükür de böyledir. Kalpte doğan memnuniyet ve huzurun dile, davranışlara ve yaşantıya yansımasıdır. İşte şükür, içteki nimetin fark edilmesi; hamd ise o nimetin sahibinin görülmesidir. Kul acziyetle Rabbine yöneldikçe şükre, şükürle derinleştikçe hamde, hamd ile olgunlaştıkça da ilâhî rahmetin engin tecellilerine mazhar olur.
Bu, kulun iç dünyasında açılan bir hâlin hissiyat olarak ortaya çıkmasıdır. Yani şükür ve hamd, öğrenilmiş sözlerden önce yaşanmış bir idrakin ve hissedilmiş bir yakınlığın tezahürüdür.