Güzel olan, güzel olanı sever. İnsan en güzeldir ve her zaman mükemmeliyeti sever. Hayat, yaşanması ve içindeki güzelliklerinin bilinmesi ve tadılması için verilen bir nimettir. Bir ve Haktır. Tüm gaye, yaşadığımızı bilmek ve bunu hakkı ile değerlendirebilmektir. Körü körüne yaşamak değil; uyanık bir hâl üzere, bilerek, severek, saygı göstererek ve içtenlikle yaşamak gerekir. Bu, ilahî bir lütuftur.
Nimetlerin hepsi her cihetten insanın önüne serilmektedir. Rabbimiz, “Varlığınızın yegâne hazinesi olan beni bilin, beni değerlendirin” demekte ve “Güzelliklerimi sizin hizmetinize sunmaktayım” buyurmaktadır. Aynen de bu güzellikler her an, acısıyla tatlısıyla, tuzuyla şekeriyle önümüzdedir; ama maalesef biz bu güzellikleri her zaman görememekteyiz. “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız.” (Nahl, 18) ayeti bu hakikate işaret eder.
Hayat kendi hürriyetini bizlere sunuyor ama bizler bu özgürlüğü göremiyoruz. Nedeni ise kendimizle, yani hayatımız dediğimiz benliğimizle olan kavgalarımızdır. Bizlere ait hayatta, uğruna didiştiğimiz kavgada, evet hepsi ama hepsi kendimizden açığa çıkan bir hayal ürünü veya bir illüzyon gibidir. Gerçeği görememenin alameti ise hayat ile kavgalı olduğumuzdandır. Ey insan, nefsinle kavga ettikçe hakikatten uzaklaşırsın; hâlbuki “İslam barıştır” buyruğunun sırrı senin kalbine konulmuştur.
Kavgamız devam ettiği müddetçe de, kendimizdeki barışın yegâne tesis yolu olan İslam’ı ve huzuru bulamayız. Ne kadar da bu huzur bize bizlerden daha yakınımızda olsa da, mahrum olarak geçip gitmeye mahkûm oluruz. Önümüzde bulunan sonsuz ve sınırsız hayatı kendi sınırlı hayatımız ile setrediyoruz. Bu kendi örtümüzden dolayı da oluşan olumsuzluklarda hayata kızıyoruz. Olumsuz olarak tanımladığımız ise ilahî sistem içerisindeki kopukluğumuzu simgelemektedir. Hâlbuki farkına varmadan bizlere verilen değerlere kızmaktayız.
Oysa bu değer, oluşan olumsuzluklardan her seferinde bizlere seslenmekte ve bağışlamaktadır. Çünkü O Ğafûr’dur. “Kendine gel!” demekte; “Kendinle barış ve İslam’la, teslimiyetle buluş” diye çağrıda bulunmaktadır. “Huzura gel, huzurda dur” demektedir. Bu olayı Mevlânâ Hazretleri çok güzel anlamlandırıyor: “Gel, gel, ne olursan ol, yine de gel” diyerek. Bu, kendi özündeki Hakk’ın çağrısıdır. Ezan da aynı çağrıyı, “Haydi kurtuluşa, haydi özgürlüğe” diyerek günde beş vakit tekrar etmektedir.
Her an bu çağrı kulaklarda çınlamakta ve sükûnet içerisinde olan bu latif sesleniş bize iletilmektedir. İşte bu sesi kendinde duyan anlar ve bu seslenişe icabet eder. Kendini iyi dinle; hem can kulağın ile dinle. Bu gerçekleri arka plana attığımızdan dolayı, bilmeyerek bizi affedene, bağışlayana çoğu zaman yine de nankörlük etmekteyiz. Olanı örtmekteyiz. Oysaki bizlere değer veren ve değerli kılan, sadece sofraya sunulandan istifade etmemizdi.
Hayattan tatmamızı, hakikatimizi öğrenmemizi, tebliğ edilenleri bilmemizi ve her şeyin hakkını vererek, nimetleri değerli kılarak hem sahiplenmeden yerli yerince farz olanı eda etmemizi, yani Rabbimize iade etmemiz istenmekteydi. Bu da kulluğun apaçık zuhuru olarak bize serilmesiydi. “O ki, hanginizin daha güzel amel edeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2) ayeti işte bu hakikati gösterir.
Zahirde kıldığımız namazların bu doğrultudaki manalandırılması, bir nevi bizlere günde beş kere kendimize gelmemizin çağrısı ve kendimizdeki olanı, bizi değerli kılanı hatırlamamız, değerlendirmemiz ve en geniş şekilde anlam kazandırarak miraca ermemiz içindi. Kendimizdeki hayatın hakkı ve değerini verdiğimizde, bu hayat anlam kazanır. Bu kazanç ise bizim yegâne ahiret sermayemizdir. Ne ekersek onu biçeceğiz. Bu yüzden kendimize verilen, kendimizde saklı olan değeri çok iyi bilmemiz ve değerlendirmemiz gerekmektedir.
Ey insan, yaşantının farkında ol ki hayatın da kıymetini bilesin. Zira hayat gafletle geçtiğinde, geriye pişmanlıktan başka bir şey kalmaz. Farkındalık ise sana her an Rabbini hatırlatır, seni O’na yaklaştırır. Yaşamak sadece nefes almak değil, nefes aldığını fark edip şükretmektir. İşte bu şükür, nimeti bereketlendirir ve kalbi huzura kavuşturur.
Ve unutma ki her an, sana verilen ömür sermayesinden bir parçadır. Bu sermayeyi hoyratça harcama. Çünkü ahiret günü hesabın sorulacak. “O gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsür, 8). O hâlde ey insan, hayatına kıymet ver, farkında ol, gaflet örtüsünü kaldır. Farkındalık, seni Rabbinin huzurunda değerli kılacak en büyük azıktır.