Şimdi derin derin düşünerek burada yazılanlar üzerinde gözümüzü gezdirelim…
İnsan da diğer tüm varlıklar gibi; bizce keyfiyeti tümüyle mechul bir tarzda, Allah’ın bir tutam nurundan varlığını alarak ve Allah’ın ilmiyle kuşanarak, yani Allah’ın ilminde ilmi bir birim olarak var edildi. İnsan da tüm varlıklar gibi Allah’ın ilminde bir fıtrat ve düzen dahilinde var edilmiştir. “O, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer, 54/49) buyrularak her şeyin ilahî ilimle var edildiği bildirilmiştir.
Tüm varlıklar içinde Allah, insanı kendine halife seçti. İnsanın diğer varlıklardan üstün kılınması, halifelik sırrındandır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30) buyrularak insanın halifeliği açıklanmıştır.
İnsana izin verdi ki El Esmaü’l-hüsnâ isimleriyle işaret edilen manaları açığa çıkarıp seyretsin. İnsan, Allah’ın isimlerinin yeryüzünde tecelli ettiği bir aynadır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyrularak bu tecellinin kullukla açığa çıkacağı belirtilmiştir.)
Tabiri caizse, izin verdi ki onun ilminin içinde onun esma manalarını işletip yeni oluşumlar oluştursun. İnsan, ilahî isimlerin açılımıyla yeni eserler ortaya koyabilir. “Sizi yeryüzünde halifeler kıldı ve size verdiği nimetlerle imtihan ediyor.” (En’âm, 6/165) buyrularak bu imtihan sırrı açıklanmıştır.
Tüm manalar onun olduğu için ve bizim varlığımız da onun nurundan meydana gelip ilmiyle kuşatıldığı için, aslında her şeyi O yapıyor, ancak bize gölge bir nefis verildiği için ve bizim de istek ve arzularımıza göre bizde Allah’ın ilmi işlev gömrdüğü için, faturası bize kesiliyor ve mes’uliyetimiz başlıyor. Allah her şeyin hakikî failidir ama sorumluluk insana verilmiştir. “Size isabet eden her musibet, ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ, 42/30) buyrularak mes’uliyet insana yüklenmiştir.
Biz bize tanınan oranda, bir katre nur olan öz cevherimiz üzerinde işlenen esma bileşkemizi oluşturup düzenliyoruz. Ama bir katre nur üzerine işlenen bu bileşimdeki tüm manalar gene de Allah’ındır. İnsan iradesiyle düzenler, fakat manaların aslı Allah’a aittir. “Mülk O’nundur, hüküm O’nundur.” (En’âm, 6/57) buyrularak bu hakikat açıklanmıştır.
Öncellikle bunu iyice fark etmemiz gerekir. İnsan, kendine verilen emaneti iyi bilmelidir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar onu yüklenmekten çekindiler, onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 33/72) buyrularak mes’uliyetin ağırlığı hatırlatılmıştır.
Kaba bir örnek ile olayı izah edeyim; eğer zina eden kişi, zinaya yaklaşsa, onun esma birleşkesi o fiili yapacak pozisyon alır. O yüzden ayet der ki: “Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ, 17/32) Demiyor: “Zina etmeyin.” Çünkü faaliyeti oluşturacak şekilde bileşke kıvam almışsa, zaten otomatik olarak o fiil artık kişinin yaşamının bir parçası olur. Ama kıvam oluşmamışsa zaten fiil oluşmaz. Yani yasak, sürece yaklaşmamak üzerinedir. Bu da insanın mes’uliyetini gösterir.
Ama sonuçta oluşan bileşkedeki tüm manalar Allah’ındır. Allah istemez bize verdiği iradeyle kişisel bileşkemizi bozuk oluşturalım. Ama bozuk oluşumlardan doğacak sonucu da bize yaşatacaktır. İnsan kendi iradesiyle yanlış yol seçerse, sonucunu yaşar. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl, 99/7-8) buyrularak bu kesin hüküm açıklanmıştır.
Zikirler ve ibadetlerimizin tümü de müspet olarak kişisel bileşkemizi değiştirmek içindir. İbadet, insanın manevi yapısını güzelleştirir. “Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45) buyrularak ibadetin bu fonksiyonu bildirilmiştir.
Değiştirmen sana verilen müsaade kadardır, ama o bileşke gene Allah’a aittir. Çünkü tüm manalar sadece O’nundur. Yalnız oluşan bileşkede dokusundan gelecek müspet veya menfi tüm sonuçlar seni bulacaktır. Ancak insan, yalnızca verilen imkân nispetinde içsel dünyasını değiştirir ve sonuçlarıyla yüzleşir. İmkan dışı bir şeyden de Allah bizi mesul eylemez. “Kim doğru yola girerse, kendi lehinedir; kim de saparsa, kendi aleyhinedir.” (İsrâ, 17/15) buyrularak bu ilke açıklanmıştır.
Çünkü esma dokuma sonucu sana verilen içsel hamur ve kişisel doku ki buna içsel bileşke diyoruz, işte bununla sana hibe edilen gölge benlik veya sanal benlik olarak isimlendirdiğimiz kişisel hüviyet; şekillenerek ebeden sende kalacaktır. Ve hiçbir zaman da yok olmayacaktır. Gölge benlik, insanla birlikte varlığını sürdürecektir. “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir.” (Müddessir, 74/38) buyrularak bu sorumluluk hatırlatılmıştır.
Farkı fark et kardeşim… Her şeyi yap ve “Allah yaptırıyor” deme. Ve kendini aldatma. Kaderi bahane edip mes’uliyetten kaçmak şeytanî bir oyundur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Akıllı kişi nefsini sorgulayan ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir; âciz kişi ise nefsini arzularına uyduran ve Allah’tan temennilerde bulunandır.” (Tirmizî, Kıyâme, 25) bu hadiste de mes’uliyet bilincinin ölçüsü verilmiştir.
İnsanın mes’uliyeti, Allah’ın isimlerinden aldığı tecellileri kendi iradesiyle şekillendirmesindedir. Bu şekillendirme imtihandır. “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39) ayeti bu sırrı açıkça ortaya koyar.
Nefsini arındırıp kişisel bileşkesini doğru yönde kuran kurtuluşa erer. Bunu ihmal eden ise helâk olur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hiçbir kul, kıyamet günü şu dört şeyden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz: Ömrünü nerede tükettiğinden, ilmini ne yaptı¬ğından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve bedenini nerede yıprattığından.” (Tirmizî, Kıyâme, 1) buyurarak mes’uliyetin kapsamını beyan etmiştir.
Sonuçta insan, gölge benliğiyle sınırlı bir alanın sahibidir. Ama bu alan onun ebedî akıbetini belirleyecektir. Dolayısıyla mes’uliyet, varlığımızın en büyük emaneti ve en büyük sınavıdır.