İlahi huşû, duygunun taşkınlığını aklın terazisine bırakıp, ardından içsel sezgiyi akleden kalp ile aşarak sırf aşk hâlinden çıkıp huşû yolunda yürümektir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerîm’de: “Şüphesiz bunda, kalbi olan veya hazır bulunarak kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” (Kâf, 37) buyrulmuş, akleden kalbin önemi vurgulanmıştır. Aşk kalbe bir kıvılcım olarak düşer, fakat huşû bu kıvılcımı sönmeyen bir nur hâline dönüştürür.
Allah’ın verdiği aşk, kulun gönlünde derin bir sırdır. İnsan içe kapandıkça daha da kapanır, yalnızlaştıkça yalnızlığı artar, fakat bu yalnızlık sıradan bir yalnızlık değildir. Bu hâl, kalbin Rabbine olan muhabbetle dolmasıyla meydana gelen bir tecrit, Hak Teâlâ’nın kulunu cezbesiyle kendine çekişidir.
Dış âleme kapanıp iç âleme yöneldikçe, kalbin gözleri açılır, akleden kalp hakikati daha berrak görmeye başlar. Böylece yalnızlık sandığı şey aslında Hakk’ın huzurunda vuslat hâline dönüşür.
Sırf aşk hâli, başlangıçta kişiyi harekete geçirir. Fakat tek başına bırakılırsa ölçüyü kaybettirir, hayrette bırakır. İşte bu sebeple aşkın akleden kalp ile birleşerek marifete dönüşmesi gerekir.
İmam-ı Rabbânî bu noktada: “Aşkın galebesi sahibini hayrete düşürür, hâlbuki maksat hayrette kalmak değil, marifete varmaktır” diye uyarmıştır. Yani aşk tek başına yeterli değildir; akıl ve kalbin birleşmesiyle ilim ve marifete taşınmalıdır.
İbnü’l-Arabî de bu hakikati “Aşk, kulluğun başlangıcıdır; huşû ise kulluğun istikrarıdır. Aşk alevdir, huşû nurdur. Alev yakar, nur yol gösterir” sözleriyle dile getirmiştir.
Burada aşkın coşkunluk ve hareket unsuru, huşûnun ise denge ve istikrar unsuru olduğu vurgulanmıştır. Kur’an da kurtuluşun yolunu işaret ederek şöyle buyurur: “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” (Müminûn, 1-2) Görülüyor ki kurtuluş aşk ile değil, aşkın marifetle birleşip huşûya dönüşmesiyle gerçekleşmektedir.
Kalbin yolculuğu böylece üç aşamada yaşanır. İlk aşama aşkın kıvılcımıdır; kul Allah sevgisiyle yanar, vecde gelir, ibadete yönelir. Fakat burada kalırsa hayrette donakalır. Sonra marifet gelir; aşkın akleden kalple birleşerek Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımasıdır. Marifet olmadan aşk kemale ermez. Son aşama ise huşûdur. Marifetle beslenen aşk, huşûya dönüşür. Huşû yalnızca bir duygusal hâl değil, bilinçli bir teslimiyet, saygı ve idraktir. Kalbi istikrar üzere kılar, kulluğu kemale erdirir.
Bu üç hâl Kur’an’ın öğrettiği şu duada birleşir: “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın; Seni tesbih ederiz. Bizi ateş azabından koru.” (Âl-i İmrân, 191) Mümin burada aşk ile Rabbine yönelir, marifet ile yaratılışı tefekkür eder, huşû ile dua eder.
İşte aşk kıvılcımdır, marifet idrak kapısıdır, huşû ise istikrardır. Aşk olmadan yol açılmaz, huşû olmadan yol tamamlanmaz.
Velhâsıl, kalbin yolculuğu aşk ile başlar, marifet ile derinleşir, huşû ile kemale erer. Gerçek kulluk, işte bu üç makamın dengesinde yaşanır.
Aşkı küçümsemek değil, onu akleden kalple marifete ve huşûya taşımak gerekir. Çünkü aşk olmadan kıvılcım yanmaz; huşû olmadan da kulluk istikrar bulmaz. Kur’an’ın “huşû ile kurtuluşa erenler” diye tarif ettiği müminlerden olabilmek için, aşkı marifetle, marifeti de huşû ile taçlandırmak gerekir.