Huzur-u kalp ile yapılan dua, acilen kişiye geri döner. Kişi huzur-u kalp ile yönelirse, bilinçaltı devreye girer. Tüm varlıkların bilinçaltı aynı havuz olduğu için, dua eden kimse o havuzdan gerekli noktayı harekete geçirir. Böylece kişinin ihtiyacını hangi birim yerine getiriyorsa, o birim bunu hisseder ve dua edenin ihtiyacı o vasıta ile giderilir.
Dua, kulun aczini ve ihtiyaçlarını kabul ederek Allah’a yönelmesidir. Aslında dua, sadece dilin telaffuz ettiği kelimeler değildir; kalbin Allah’a yönelişidir. Hz. Peygamber Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz yani “Dua ibadetin özüdür” (Tirmizî, Deavât 1) buyurarak bunun özünü göstermiştir. Huzur-u kalp olmadan edilen dua, göğe yükselmez; çünkü dua ancak kalbin iştirakiyle hakikî bir yöneliş olur.
Dua sonucu bazen bir taş gelir, bazen bir kurt; bazen bir bulut gelir, bazen bir insan. Ve gerekli olan ihtiyacı veya malzemeyi tevdi eder. Duanın kabulü için ise kalbin dağılmadan konsantre olması gerekir ki bilinçaltı devreye girsin ve gerekli ihtiyacımız ulaştırılsın.
Dua üç mertebede değerlendirilir. İlki lisanî duadır; bu dilin Allah’a arzıdır ve başlangıç makamıdır. İkincisi kalbî duadır; kalbin murakabe hâlinde Allah’a yönelişidir. Üçüncüsü ise hâlî duadır; insanın hâlinden yükselen sessiz duadır. Sabrı, tevekkülü, gözyaşı ve hâli Allah’a dua olur. Kur’an’da Hz. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) için “Rabbi’ne gizli bir seslenişle dua etti” (Meryem, 19/3) buyrularak duanın sadece ses değil, hâl ve kalp olduğu öğretilmiştir.
Bilinçaltı, Allah’ın ilmindeki yapılanmanın “on sekiz bin âlem” dediğimiz öz cevherden sonraki alana denir. Öz cevher varlığını Allah’ın ilmiyetinden alır. Allah’ın sübûtî sıfatlarından olan ilim, mutlak zâtın kendi zâtî ilmiyle seyretmek istediği gizli hazinenin husule gelmesi için oluşturduğu gölge alandır.
Her şey Allah’a ait olduğundan, duaları kabul eden yalnız Allah’tır. Burada haşa bir “sihirli değnek” aramak gerekmez. Allah sebepler yaratır, o sebepler perdesi arkasından kullarına dokunur. Gerektiğinde havadan bile bir şey yaratır, fakat her defasında bir sebebe bağlar.
Allah Teâlâ her şeyi sebeplerle yaratmıştır. Dua da sebepler zincirini harekete geçirir. İnsan dua eder, sebep perdeleri devreye girer ve Allah dilemişse ihtiyacı karşılanır. Kur’an’da: “Allah, bir beşerle ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur” (Şûrâ, 42/51) buyrularak bu sır açıklanmıştır. Demek ki her sebep bir perdedir. O perdelerin ardında tecelli eden ise HU’dur. Dua edenin kalbinden çıkan yöneliş, perdeleri harekete geçirir; bazen bir taş, bazen bir insan, bazen bir bulut vesile olur. Fakat hakikatte hepsi HU’nun dokunuşudur.
Kur’an’da buyurulur: “Allah, bir beşerle ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur.” (Şûrâ, 42/51) İşte azizim, her sebep bir perdedir. O perdelerin ardından sana dokunan ise HU’dur. Dua ile sebep oluşur, sebep ise ihtiyacını gidermeye vesile olur.
Duayı yalnız dilde bırakılmaz, kalbin derinliklerine taşınmalıdır. Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sirruh): “Dua, kulun kendi aczini bilmesi ve Rabbinin kudretini tasdik etmesidir” der. İmam-ı Rabbânî (kuddise sirruh): “Duanın hakikati, kulun muradını terk edip Allah’ın muradına razı olmasıdır” buyurur. İbn Atâullah el-İskenderî (rahmetullahi aleyh) ise: “Duanın kabul edilmemesinden şikâyet etme! Zira senin duan kabul edilmiştir; ama istediğin gibi değil, Allah’ın dilediği gibi” sözleriyle derin bir hakikati işaret eder.
Dua, sadece dilin sözleri değil, kalbin Allah’a yönelişidir. Kalp huzuru yoksa, dua kelimelerden ibaret kalır. Kalp huzuru varsa, dua göklere yükselir ve anında karşılık bulur.
Dua, kulun acziyetini itiraf etmesi, ihtiyacını yalnız Allah’tan bilmesidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Allah Teâlâ kalbi gafil, dili lakayt olan kimsenin duasını kabul etmez.” (Tirmizî, Deavât 65) Yine buyurur: “Dua ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât 1)
Duanın kabulü için kalbin huzuru şarttır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah, kalbi gafil olanın duasını kabul etmez” (Tirmizî, Deavât 65) buyurmuştur. Helâl lokma da önemlidir; çünkü haram ile beslenen bedenin duası zayıf kalır. Nitekim hadiste, uzun yolculuğa çıkan, ellerini semaya kaldırıp ‘Ya Rab!’ diyen fakat yediği, içtiği ve giydiği haram olan kimsenin duasının kabul edilmeyeceği bildirilmiştir (Müslim, Zekât 65). Dua sabırla ve ısrarla sürdürülmelidir; zira Peygamberimiz: “Kul acele etmedikçe duası kabul edilir” (Buhârî, Deavât 22) buyurmuştur.
Dua olculuğunda kalbi huzurda tutmak, sebepler perdesinin arkasında tecelli edenin HU olduğunu bilmek, duanın cevabının bazen insan, bazen eşya, bazen de hiç beklenmedik bir sebep ile geleceğini hatırlamak, sabırla, teslimiyetle beklemek; çünkü dualar ya hemen, ya ertelenerek, ya da ahirette daha büyük bir karşılık olarak kabul edilir. Dua ederken sadece kendi menfaatini değil, ümmetin ve bütün varlıkların hayrını dilemek de duanın en güzel şekilde kabul edilmesine sebep olur.
Dua, kulluğun özü, kulluğun ruhudur. Huzuru kalp ile edilen dua, sebepler perdesinden geçerek HU’ya ulaşır ve HU’dan tekrar sebepler aracılığıyla kuluna geri döner.
Dua, kulun kalbini Allah’a açtığı en derin sırdır. Dua eden aslında kendi varlığını Allah’a arz eder. Duanın kabulü bazen hemen, bazen gecikerek, bazen de ahirette daha büyük bir lütuf olarak tecelli eder. Asıl mesele, duanın bir ibadet ve teslimiyet oluşunu fark etmektir.
Ya Rab! Kalplerimizi huzur ile doldur, dualarımızı katında makbul eyle. Ya Rab! Sebeplerin perdesi arkasında tecelli eden Sen olduğunu unutturma. Ya Rab! Dua eden dillerimizi zikrinle, kalplerimizi huzurunla, bedenlerimizi ibadetinle dirilt.