İlim Allah’ındır. Bilim ise, insandandır. Yaratılış olarak ise her şey Allah’tandır. Burada “ilim” ile “bilim” arasındaki ayrımı fark etmek önemlidir. İlim, Allah’ın katından gelen kuşatıcı hakikattir; bilim ise insanın çabasıyla bu hakikatten keşfettiği kısmıdır. Kur’an’da, “Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ, 17/85) buyurularak bu sınırlılık hatırlatılmıştır.
İnsan yaptığı çalışmalar sonucu ilimden keşfettiği bilimi kötüye kullanıp nefsine ve insanlara zarar verebilir. Veya insanlığın hayrına tespitler yapıp gelişime katkıda bulunabilir. İşte bu noktada niyetin safiyeti ve imanın yönlendiriciliği devreye girer. Çünkü amel, niyetle değer kazanır. Hadiste: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1) buyurulmuştur.
Örneğin, Allah’ın beynimizdeki dopamin hormonlarının alt frekansına (d2) gelişim için özel bir özellik koyduğunu varsayalım; eğer bu özellik bilimsel çalışmada kullanılmazsa, bir anda kişi kumarbaz olabiliyor. Yani beyinde var olan hormonsal kütleler, fıtrat üzere çalışırsa, insan mutluluk yolunda adım atar. Burada anlatılan aslında fıtratın yasasıdır. İnsan, fıtrat üzere yaratılmıştır (Rûm, 30/30). Bu fıtrat, iman ve salih amel ile dengede kalır; aksi hâlde nefsani eğilimler kişiyi yanlış yollara sürükler.
İşte beyindeki tüm hormonsal faaliyetleri ruh kanalize edip kullanır. Onun için de, kişi yaptığı amellerle ve zikirlerle ruhun hormonsal terkiplerini iyi bir şekilde dizaynını sağlar. Zikir burada adeta kalbin düzenleyicisi, hormonların ise bedenin taşıyıcısıdır. Zikirle kalp huzur bulur (Ra’d, 13/28). Kalbi huzurlu olanın bedeninde de denge olur.
İşte beyinde şu şu fonksiyonlar vardır derken, bu fonksiyonların çalışım temasıdır bizim için esas olan. Yani mesele fonksiyonların varlığından ziyade, hangi kudretin yönlendirmesiyle işlediğidir. İmanla yönelen bir beden, ruhun nezaretiyle dengelenir.
Ruh derken sadece et kemik bedenin devamı olan ruhu anlamayalım. Ruhul Kudüs vardır. Bu ruh ile tüm varlık canlılığını korur. Ruhul Kudüs, vahyi destekleyen ve bütün varlığa canlılık veren ilahi nefestir. Kur’an: “Ruhul Kudüs, onu (Kur’an’ı) Rabbinden hak olarak indirdi.” (Nahl, 16/102).
İşte et kemik bedenin tüm canlılığını da Ruhul Kudüs sağlar. Bu ruh yerden arşa her varlıkta mevcuttur. Bir de insana üflenen ruh vardır. İşte bu üflenen ruh ise, esas benlik ve nefsimizi oluşturur. Bizi insan yapan bu üflenen ruhtur. “Ona ruhumdan üflediğimde, ona secde edin.” (Sad, 38/72). İnsan, bu ilahi nefesle değer bulmuş ve emaneti yüklenmiştir.
Yukarıdaki verdiğimiz örneğe binaen, yüce Allah bu durum için böbrek üstü bezlerinden kortizol hormonunu yükler normala döner dediğimizde, Allah nasıl ve ne şekilde yükler? İşte esas mesele burada yatmaktadır. İlahi kudret, sebepler aracılığıyla işler. Sebeplerin arkasında doğrudan Allah’ın takdiri vardır. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı.” (Saffat, 37/96).
İnsanın kalbine iman etme melekesini yerleştirmiştir. İman amel işlemek için yapılır. Onun için de iman da şehadet yani şahitlik yani dışarıdaki insanların senden yapılan amele şahit olması gerekir. İman, sadece dil ile ikrar değil, kalbin tasdiki ve organların ameliyle bütünleşir. “Müminler, ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri ürperir; ayetleri okunduğunda imanlarını artırır.” (Enfâl, 8/2).
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz der ki: “Komşusu kendisinden emin olmayan iman etmiş sayılmaz.” (Tirmizî, Îman, 12). Yani ahlakının güzelliğini yanındaki insan buna şahitlik edecektir. Burada imanın toplumsal yansıması vurgulanır. İman sadece bireysel bir duygu değil, ahlakla topluma yansıyan bir haldir.
İşte bizler Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimize iman edip gerekli çalışmaları yaparsak, Ruhul Kudüs’ten bize fıtrat icabı güzellikler yansıyacaktır. Öylece vücudumuzun her bir noktasına yerleştirilen hormonlar koordinasyona girer ve bize mutlu bir yaşam sunacaklardır. Buradaki işaret, ilahi rahmetin hem manevî hem de maddi düzlemde tezahür ettiğidir. İmanla beden huzur bulur, ruh ise safiyet kazanır.
Zaten “Rabbinin makamından korkana iki cennet vardır.” (Rahmân, 55/46). Demek ki elimizde bir irade var ve hormonlar hasbelkader şekillenmez. Ayet, hem dünyadaki huzura hem de ahiretteki mükâfata işaret eder. Çünkü iman edenin dünyası da cennetleşir.
İşte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin söylediği yaşam tarzına iman etmeyip ameller işlemeyen veya “iman ettim” deyip ama amel işlemeyenlerde, şeytani bilgi yazılımı vücudun belli başlı yerlerinde aktif olur. Amelsiz iman zayıf kalır. Kur’an: “İman edenler ve salih amel işleyenler…” ifadesini sıkça tekrarlar. İman ve amel bir bütündür.
Bunun için de Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz bizi uyarmış ve: “Zikretmeyen kalbe şeytan oturur ve yönlendirir.” (Müsned, Ahmed b. Hanbel, 2/337) demiştir. Bu uyarı, zikrin kalp için ruhî bir kalkan olduğuna işaret eder. Zikirsiz kalp, savunmasız bir şehre benzer; her vesveseye açık hale gelir.
İşte iman edip salih amellerle ruhumuzu arındırdıkça, hem bedenimiz hem kalbimiz hem de bilincimiz arı ve berrak olur. İnsan, ilimden aldığı payı hayır yolunda kullandıkça fıtratının güzelliğini açığa çıkarır. Yolumuzun sonu ise, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin sünnetine sarılmak ve kalbimizi zikrin nuru ile diri tutmaktır.