Kişide oluşan içsel mana değişimi, kişiden kişiye zamansal olarak farklılıklar gösterebilir. Zira her kişinin üzerine yığılan molozlar ayrı ayrıdır. Tümünden sıyrılıp fıtrata dönmek icap eder. Bu da zaman alabilir. Kişinin teslimiyetine ve Hakk’a olan isteksiz bir vecihte oluşan kulluğuna bağlı olarak değişir.
Hakikat yolculuğunda herkesin yükü farklıdır; kimisi nefsinin perdelerini kısa sürede kaldırır, kimisi ömür boyu bu gayrette olur. Önemli olan, bu yolun sabır ve teslimiyetle yürünmesidir. Nitekim Kur’an’da “Kim Allah için sabrederse, Allah ona çıkış yolu ihsan eder” (Talak, 65/2) buyrularak sabrın kapılar açacağı bildirilmiştir.
Onun için de bazısı bir gün, bazısı kırk gün, bazısı yedi yıl, bazısı kırk yıl, bazısı yetmiş yıl ancak üzerine yığılan molozlardan kurtulur. Önemli olan Hakk’a kulluk yoluna girmektir. Allah bizden hak yoluna girip girmediğimizi sorar, nihayete varıp varmamayı sormayacaktır.
İşte esas olan nimete eren insanların yoluna teslimiyetle girmektir. Asıl mesele yolun sonunda varmak değil, yolun kendisinde sadık kalmaktır. Çünkü “Kim Allah’a yönelirse, Allah ona yeter” (Zümer, 39/36). Nihai netice Allah’ın dilemesine bağlıdır; bizden beklenen yola girmektir.
Hak yola girerken, bu giriş öyle keramet ve olağanüstü haller zuhur edeyim hevesiyle olmasın. Zira zaten bu heves, insandaki tüm mana prensiplerini silip atar. Zaten mana yolunda olan birçok kişi dünyada hiçbir olağanüstü hal yaşamadan çeker gider. Mükâfatını sonsuzluk deryasında bulur.
Velayet yolunun özünde keramet değil, istikamet vardır. Hakiki kulluk, gösterişten ve olağanüstü hâl beklentisinden arınmış bir kulluktur. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah katında en sevimliniz, takvaca en üstün olanınızdır” (Hucurat, 49/13) buyurarak ölçüyü net koymuştur.
Zaten önemli olan Hakk’a gönül vermektir. Ama unutmayalım ki sırf kulluğunu hissetmek isteyene Allah ikram eder. İstekten geçene Allah yağdırır. Biz neye gönül veriyoruz? Hele az tefekkür edelim. Hele içimizdeki istek mahalline bakalım ki biz neye gönül veriyoruz? Biz neyi istiyoruz? Bunu kendi kendimize terennüm edelim.
Kalbin yönü kaderin yönünü belirler. Kalp Hakk’a dönükse, feyiz akar; nefse dönükse, perdeler çoğalır. “Allah onların kalplerindekini bilir” (Âl-i İmrân, 3/29) ayeti, gönlün istikametini göz önüne koymamız gerektiğini hatırlatır.
Biliniz ki Rahman’ın has kulları sadece Allah’ın rıdvanını bekleyerek kulluk ederler. Onun için biz hiçbir şey istemiyoruz. Zaten istek olunca beklenti olur. Beklenti olunca, kilitlenme olur. Kilitlenme olunca da, ihtisas oluşturacak melekeler açılmaz. İhtisas oluşturacak melekelerin açılması isteksizlik oluşmalıdır.
Hak yolunun sırları, beklentilerden soyunan kalplere açılır. Çünkü beklenti bir nevi perde gibidir. Beklentiden geçen, saf kulluk yoluna girer ve Allah’ın ikramıyla melekelerin açılışına şahit olur.
Zira melekler boyun eğmiş ve istekten geçmişlerdir. Öylece ait olduğu melekeye tam ayna olurlar. Biz de aynı vecihle isteksizliğe büründüğümüzde, işte o zaman bizden de melekeler arı ve duru olarak tecelli edecektir.
Teslimiyet, insanın kalbini berrak bir ayna kılar. Nasıl ki melekler sadece Rablerine boyun eğmişlerdir, insan da isteksizlikle Hakk’a yöneldiğinde kalbinde ilahî sırların yansımasına şahit olur.
Bu mana yolu öyle bakkalda iki kilo biber isteyip almaya benzemez. Bakkala gidersin istersin alırsın. Ama mana yolunda istek iflas etmelidir. Öylece kalbine ilahî terennümler akmaya başlayacaktır.
Manevi yolculuk, dünyevi alışverişten farklıdır. Burada elde etme değil, bırakma vardır. İstekler iflas ettiğinde, kalbe Hakk’ın terennümleri akar ve insan asıl kazancı bulur.
Bu anlattığımız olay, özündeki güzellikleri keşfetmek isteyenlerin bürünmesi gereken ruh yapısıdır. Yoksa normal bir kişinin helal harama dikkat ederek dünyasını öylece tamamlamak isteyenler için değildir. Onlar zaten samimiyet ve imanlarının karşılığını cennete ulaşarak alacaklardır. Buradaki olay imani hususlarda ihtisaslaşıp Allah’a daha çok yaklaşmak isteyenler içindir.
İman edip helal-haram çizgisinde yaşayanlar elbette kurtuluşa erer. Ama ihtisaslaşmak isteyenler için mesele daha derindir. Onlar nefisle mücadelede daha ince hesaplarla imtihan edilir. Çünkü Allah yakınlığı, özünü arındıranlara lütuftur.
Kulluğun hakikati, insanın yolculuğunu samimiyetle yürüyüp beklentilerden soyunmasıdır. Kim Hakk’a yönelirse, yolculuğu ne kadar sürerse sürsün, Allah katında kıymetlidir. Beklentisiz yapılan ibadet, kalbi açar; istek ve beklentiyle yapılan ibadet ise perde olur. Bunun için kulun kalbini temizlemesi, sabırla yol alması ve teslimiyetle ilerlemesi gerekir. Keramet değil, istikamet; gösteriş değil, ihlas; istek değil, rıza esastır.
Her birimiz için kullukta ihtisaslaşmak, Allah’ın razı olduğu bir yaşamı sürmek demektir. Bu yol, olağanüstü hâllerle değil, günlük amellerin samimiyetiyle kazanılır.
Nefsimizin oyunlarından sakınarak, gönlümüzü Rahman’a teslim ederek, her adımda O’nun rızasını aramak, bizi gerçek kulluk iklimine taşır. Çünkü “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır” (Beyyine, 98/8).