Marifet Allah’a tam eriştir. Ağaç kökünün toprakla buluşması gibidir. Önce fidan ekilir ve o fidan kök atar. Sonra toprak kökü kaplar, sarmalar ve besler. Sonra kök ve toprak bütünleşir. İşte kişinin Allah ile kaim olduğu hakikatını hissetmesine yani bu bütünleşmeye mana ilminde marifet derler.
Marifet, yalnızca bir bilgi değil, varlığın tüm zerresinde Allah’a ait olduğunu hissetmektir. Bu hal, kalbi kuşatan bir huzur, aklı saran bir teslimiyet, gönlü dolduran bir cemal tecellisidir. Çünkü insan, hakikatte Rabbinden ayrı bir varlığa sahip değildir; her zerresi O’nun kudretiyle varlıkta durmaktadır.
Bu örneğin içeriğini anlamayanlar için, bu özet anlatımı inşallah izah edelim… Marifet Allah’a tam eriştir. Tüm varlığının sahibinin Allah olduğunu hissetmesidir. Bu hissedişi tüm zahiri ve batıni olarak tadıp öylece Allah’ın cemaline ermektir.
Marifet, kalbin Allah’a şahit olmasıdır. Zahiri göz yaratılmışlarda güzellik görür; batıni göz ise o güzelliklerde Allah’ın cemalini seyreder. O zaman kişi, hiçbir mahlûka zulmedemez; çünkü bilir ki her şey Hakk’ın nakışıdır. Marifet ehlinin kalbi, yaratılmışların üzerine rahmet olur.
Allah’ın cemalinin güzelliğini yaratılmışların güzelliklerinde görüp tüm yaratılmışlara karşı saygı ile dolmaktır. Öylece yaratılanı Yaratan için sevip asla ve asla kimseye bir zarar vermemektir.
Hak yolcusu marifet ile mahlûkata bakarken onları Allah adına sever, onlara şefkat gösterir. Çünkü bilir ki sevgi, cemalin tezahürüdür. Bu hâl, kulun kendi benliğini değil, Allah’ın rahmetini merkeze almasıdır.
Bu hal mana yolcularının öz halidir ki Allah’ın yarattıklarına karşı hizmet etmekte ram oluştur. Gerçek marifet, hizmet ile ölçülür. Çünkü marifet ehli bilir ki “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” Marifet, kuru bir idrak değil, yaşanılan bir seyrdir; elleriyle hizmet, diliyle zikirdir.
Bunu bir örnek ile izah edelim. Marifeti hissediş, ağaç kökünün toprakla buluşması gibidir. Tüm yaşam gıdasının geliş yerini anlaması gibidir. Önce fidan ekilir ve o fidan kök atar. Sonra toprak kökü kaplar, sarmalar ve besler. Sonra kök ve toprak bütünleşir.
Fidan, insanın kalbidir; toprak ise Rabb’in rahmetidir. Fidan köklerini saldıkça, rahmete bağlanır; rahmet onu sarar ve besler. Böylece kul, Rabbinden gelen her nimetin hakiki kaynağını idrak eder.
İnsan da yaptığı amellerle uyanır. Kendine gelir. Bir fidan gibi büyümeye başlar. Kök atar ve kökler besinlerini topraktan emerek yaşamaya devam eder.
Amel, marifetin köküdür. İnsan, namazla kök salar, zikirle derinleşir, sabırla toprağa bağlanır. Köklerin toprağı kavraması gibi, iman da kulun kalbine tutunur ve onu hayatta diri kılar.
İşte kişinin Allah ile kaim olduğu hakikatını hissetmesine yani bu bütünleşmeye mana ilminde marifet derler.
Burada izah edilen husus kulun bireysel manada Allah ile birleşmesi değildir. Buradaki amaç, kişinin tüm güç ve kuvvetinin Allah’ın güç ve kuvvetiyle kendinde icra olduğunu anlamasıdır. Zaten bunu “La havle ve la kuvvete illa billah” cümlesiyle izah etmekteyiz.
Bu şuur, kulun benlikten soyunup Allah’ın kudretine teslimiyetidir. Marifet, panteist bir birleşme değildir; “ben yokum, Allah var” demek de değildir. Marifet, “benim tüm hareketim, O’nun bana bahşettiği kudretle olmaktadır” şuurudur.
Çünkü biz varlığımızı Allah’ın zatından değil, Allah’ın nurundan yani ilminden almaktayız. Allah zatı olarak yarattıklarından münezzeh olup asla ve asla kul ile bütünleşmesi düşünülemez.
Böyle bir bütünleşme fikri panteistlik olup, hakikatle alakası yoktur. Hakikat ehli, tenzih ve teşbihi dengede tutar. Allah zatıyla mahlûkattan ayrı, ama nuruyla tecelli edendir. Marifet, bu inceliği kavramaktır. Zira gaflet, ya tamamen teşbihe düşer ya da yalnızca tenzihle uzaklaştırır.
Öylece kul, kendisiyle kaim olduğu Rabbini tanımış, Rabbinin kendisinin Rezzâk’ı olduğunu anlar ve öylece Allah’ın Rezzâk ismini hissederek Allah’ın rahmetini kendisini kuşattığını anlar.
Marifet ehli için her nimet Allah’ın Rezzâk isminin aynasıdır. Ekmek yerken de, su içerken de kalbi der ki: “Bunu bana Rabbim rızık olarak verdi.” İşte bu idrak, marifetin tadıdır. Bu bütünleşmeye dikkat edin, ağaç toprak olmaz, toprak da ağaç olmaz. Ağaç topraktan beslendiğini idrak eder. Tabi bu örnektir, esas mesele olayı idrak etmektir.
Marifette kul Allah olmaz, Allah da kul olmaz. Fakat kul, bütün varlığını Allah’tan bilir. Kök ile toprak ayrıdır; ama kökün hayatı topraktan gelir. Bu, kulluğun en ince çizgisidir.
İşte bizler mutlak hakikatı hissettirmek için bize verilen örneklere verilen manalara dikkat ederek o örneği olması gereken yere koymalıyız.
İşin hakikatı ise, örneklere sığmayacak kadar derindir. Verilen örneklerde anlaşılması gereken manayı alıp örneği çöpe atmalıyız. Yoksa örneğe takılır, işin hakikatından uzaklaşmış oluruz. Marifetin özü, örneğin ötesine geçmektir. Misal, yalnızca idrake köprüdür; hakikati ise Allah’ın lütfudur. Örneğe takılan kalır, manayı alan ise ilerler.
“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 257) “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talak, 2-3)
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Kim nefsini tanırsa Rabbini tanır.” “La havle ve la kuvvete illa billah” zikri, marifetin özü olup kulun aczini ve Allah’ın kudretini hatırlatır. Marifet, kuru bilgi değil, ihsan makamıdır; “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmektir.”