178) MURŞİDİN GEREKLİĞİ VE KİŞİSEL GELİŞİM

İnsanların mürşide bağlılıkları nasıl olur? Mürşide bağlılık şart mıdır? Mürşide bağlı olmayan bir şey kaybeder mi? Gibi birçok soru ilim yolunun yolcusunun aklını karıştırmaktadır. Kişi mürşid ararken veya bağlanmak isterken, onun bilinçaltında var olan teslimiyet melekesinin tatmin aramasındandır. Çünkü Allah, kişinin içine teslim olma hasletini de yerleştirmiştir.

İnsana tevdi edilen bu “teslimiyet” hasleti, aslında Allah’a kul olmak için yaratılışında bulunan bir yönelimdir. Nitekim Kur’an’da, “O hâlde yüzünü dosdoğru dine çevir, Allah’ın yaratma kanununa sımsıkı tutun. Allah’ın yaratışında bir değişme yoktur.” (Rum 30/30) buyrularak, fıtratta yerleştirilmiş bu ihtiyaca işaret edilmiştir.

Bu haslet, nasıl ki erkek evlenip kadının sevgisine kendisini muhtaç hissediyorsa veya kadın evlenip erkekle beraber yaşama ihtiyacını fıtri olarak hissediyorsa, aynen öyle de kişi güvendiği bir ele kendisini teslim edip onun gözetiminde çalışmayı içsel bir sezgi olarak hisseder ve ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı insanlar genel olarak bastırarak kimseyle bağım olamaz diyerek perdeler. Çünkü sömüren onca kişileri gözüyle gördüğünden teslimiyet bağını bir türlü dokunduramaz olur.

Oysaki Allah, insanın bu ihtiyacını peygamberleri ile gidermiş ve peygamber varisleri ile de, insanların tutundukları kulpları yeryüzünde daim eylemiştir. Bunları da insanlara tarif etmiş, insanlardan herhangi bir dünyalık istememe özellikleriyle onları tanıtmıştır.

Bu teslimiyetin asıl kaynağı Allah’a olan yöneliştir. Nitekim Kur’an’da “Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 33/21) buyrularak, bu bağın güvenilecek merciinin peygamberler ve onların izinden gidenler olduğu bildirilmiştir.

Teslimiyet kalbin şeksiz ve şüphesiz teslimi ile olur. Bu şeksiz şüphesiz teslim ile kul hakka revan olur. İşte buradaki sadakati kullanan namertler, insanların bu teslimiyetine halel getirdiler. Artık tam teslim olma kuvvesi kaybolup gitti. Mesele kulun bir somut üzerinden soyuta sadakat kazanması olayıdır. Çünkü göz soyutu hissetmesi için somut bir el aramakta ve bu el ile soyutu hissetmek istemektedir.

Yani görünen üzerinden görünmeyene bağlılığı ispatlamasını istemektedir. Bu haslet, kişinin gönlüne yerleştirilen doğal bir mekanizmadır. Onun için de sahabeler peygamberimizden biat almış ve biat alanların ellerin üzerinde Allah’ın elinin olduğu bildirilmektedir.

“Şüphesiz sana biat edenler, Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih 48/10) ayeti, mürşide bağlanışın aslında Allah’a bağlanışın bir temsili olduğunu vurgular.

Kişi Allah’a olan bağlılığı kadar sadakat ehli olur. Hz. Ebubekir ra en büyük teslimiyet örneğini sergiledi. Sıddıkiyet makamının asli sahibi olarak tüm ümmete öncü oldu. Kalbi şeksiz şüphesiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimize bağlıydı. Buradaki bağlılık ise, aklın kalbe inmesiyle gerçekleşir. Zira akleden kalp olunca, kalbin aklı orda olur. Aklı kalbe indirmeliyiz ki sağlıklı düşünelim.

İmanın hakikati kalpte olur. Kur’an’da, “Onların kalplerinde iman yazılmıştır.” (Mücadele 58/22) buyrularak, gerçek teslimiyetin kalpte oluştuğu bildirilmiştir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.” (Ra’d 13/28) ayeti, aklın kalbe inip imanla birleşmesinin huzurun kapısını açtığını ortaya koyar.

Akıl başta olduğunda ise, teorik olarak bakar ve kafanın basmadığını da inkâr eder. Ama akıl kalbe inince imanla bakar. Aklı ermez diye bir şey de kalmaz. Zira iman hemen akla yol gösterir ve öylece emniyette olur. Onun için de aklımız ne olur kalbimizde olsun. O zaman arşı aladan beslenmeye başlarız. Aklı evvel ile senkronize olmaya başlar mutluluğa adım atmış oluruz. İşte o zaman isabet eder, ayağı kayıp gitmekten kurtulur.

İnsan kalbi selim sahibi olmalıdır. Kalbi selim yolundaki en kestirme çalışma, zikir okumaktır. Zaten ilmin tüm derunu içimize ekilmiştir. Zikirlere devamla, öncellikle kalbi selim oluşur. Yani akıl baştan kalbe iner. Kalbi selim, akla bürünün kalbe denir. Artık imanla beraber çalışan ve sonsuza odaklanan bir kalp tecellisi oluşur. İşte bu tecelli, kişi için paha biçilemez kaftandır.

Aklın kalbe inmesi, yani aklın kalbe danışmasıdır. Çünkü akıl bir melekedir ve istediğin ortama göre uyarlanır. Bazısı aklını başına alıp maddi düşünürken, bazısı aklını organlarının peşine takıp tatmin olmak yolunda zaman harcayarak vaktini tüketir. İşte sen aklını kalbine indir ve imanla barıştır. Yaşama da öylece nazar et. İşte o zaman mutluluğa doğru dömen çevirmiş olursun.

İşte aklın kalbe inişi için zikir okumak şarttır. Yoksa akıl kalbe inmeyecek ve istediğim kıvama da ulaşmayacaksın. Şayet zikirsiz ulaşmak isteyen olursa, gereken ritmi yakalayamayacaktır. Bir an dur ve düşün, akıl beyinde olduğunda ile akıl kalpte olduğunda hangi içsel sezgilere yoğunlaşıyorsun? Bu iki haleti üzerinde ciddi ciddi test et ve sonucunu hayretle izle. Böyle beş dakika önce aklı beyne al, sonra aklı kalbe al ve bunu hayalen yap. İçinde oluşan huzuru tespit et.

Zikir, kalbi diri tutmanın anahtarıdır. “Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara 2/152) ayeti, bu bağın Allah ile kul arasında nasıl bir canlı bağ oluşturduğunu ifade eder. Kur’an’da, “O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalbi selim ile gelenler fayda bulur.” (Şuara 26/88-89) bu gerçeği beyan eder.

Dikkat etsene, akıl kalbe inince huzur kaplıyor her yanı. Akıl beyindeki dogmatik kalıp peşinde doneden done zıplarken, hissedeceksin huzursuzluğu. İşte dünyadaki huzursuzluğun kaynağı bir türlü doymayan bir akıl. Zira akıl kısıtlı donelerde sürünürken, sonsuzluğu sonluda ararken, tokat üstüne tokat yer. En sonunda da psikolojik vaka olur.

Biz okuduğumuz lise yıllarında pek rehberlik hocaları yoktu. Sınıflar altmış kişi idi. Her birimiz huzur içindeydik. Şimdi bakıyorsun psikoloji hocaları her yerde, ama bir türlü de istenilen kıvam oluşmuyor. Çünkü tüm nazar, gelecek dünyevi şeyler üzerine bina ediliyor. Bu da beyinsel şeyler, kalbe inmeyen akıl ve tatmin olmayan şuur. Çünkü insanlığa sonsuzluğa götürücü ruh insana üflenmiştir. Ancak kalp sonsuzluğa tabi olursa, mutlu olur. Yoksa hep mutsuz olur. Ayet buna işaret ederek kalplerin ancak Allah zikriyle tatmine ulaştığı haber etmektedir. İşte çare zikir…

Sonsuzluğu sınırlı akılla aramak, yanılgıya götürür. Kalbe inen akıl ise Allah’ın nuruyla buluşur. “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara 2/257) buyurulmuştur. Gerçek huzur, kalbin Allah zikriyle dolmasıdır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kalpler de paslanır. Onun cilası ise Allah’ı zikretmektir.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman)

Kalbin teslimiyeti olmadan iman kökleşmez. Kur’an’da “O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalbi selim ile gelenler fayda bulur.” (Şuara 26/88-89) buyrularak, kalbin temizliği olmadan kurtuluşun mümkün olmadığı bildirilmiştir. O hâlde kalbi arındırmanın yolu zikirdir.

Akıl kalbe indiğinde huzur başlar. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.” (Ra’d 13/28) ayeti, zikirsiz kalbin tatmin olmayacağını hatırlatır. Bu yüzden her gün belirli vakitlerde dil ve gönül zikri yapmak, aklı kalbe indiren en sağlam yoldur.

Teslimiyet, yalnızca Allah’a ve onun Resulüne bağlanmakla kemale erer. “Şüphesiz sana biat edenler, Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih 48/10) ayeti, hak teslimiyetin asıl merciini işaret eder. İnsan, doğru bir rehberin elinden Allah’a bağlanır.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kalpler de paslanır. Onun cilası ise Allah’ı zikretmektir.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman). Bu hadis, zikrin kalbi yeniden parlatan ve aklı kalbe indiren ilahi cilâ olduğunu hatırlatır.

Günümüz dünyasında çok bilgi var, ama çok huzur yok. Çünkü bilgi kalpte kökleşmediği sürece insanı tatmin etmez. Asıl huzur, imanla birleşmiş bilgidedir. İnsana düşen, kalbine imanla akan bilgiyi yerleştirmek ve onu hayata tatbik etmektir.

Yorum yapın