181) HALKIN ALLAH İLE BÜTÜNLEŞMESİ YOKTUR

Allah ile aldatanlar, birçok enstrüman kullanır. Tarih boyunca insanları hakikatten uzaklaştırmak isteyenler, kullandıkları sözleri süsleyerek bâtılı hak gibi göstermişlerdir. Bu, şeytanın en eski hilesidir. İnsanı Allah’a yaklaştırır gibi görünen ama aslında Allah’tan uzaklaştıran yolların en tehlikelisi budur.

Bu enstrümanlardan biri de fenafillah olayını çarpıtıp insanların Allah ile haşa bütünleşme saçmalığı iledir. Fenafillah, yani “Allah’ta fani olmak” kavramı aslında nefsin benlik iddiasından sıyrılıp kul olmanın şuuruna varmaktır. Ama bu hâli çarpıtıp “Allah ile bütünleşme” diye anlatmak en büyük yanlıştır. Çünkü Allah zatı itibariyle yarattıklarından münezzehtir; ne birleşme olur ne de ayrılık.

Ben yokum sadece Allah var demekle sen yok olmuyorsun. “Ben yokum” demekle benlik yok olmuyor, sadece bir söz söylenmiş oluyor. Eğer nefis hâlâ varlığını sürdürüyorsa, bu iddia sadece dilde kalır. Hakiki fena, benliğin iddialarını bırakıp Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmaktır.

Olsa olsa psikolojik bir vakıa yaşayarak kendi hüviyetini yok saymışsın. Nefis, bazen kendini yok saymayı bir makam zannedebilir. Oysa bu sadece bir ruhsal hâl, bir psikolojik dalgalanmadır. Hakiki fena ise, benliğini yok saymak değil, benliğini Allah’ın emrine boyun eğdirmektir.

Ben yok oluşumu zati makamdan zevkle seyrediyorum diyerekte kendini kandırma. Kişi “ben yokluğumu zevk ile seyrediyorum” diyorsa, aslında hâlâ “ben” diyordur. Bu da enaniyetin başka bir kılığa bürünmesidir. Gerçek fena, benliğin aradan kalkmasıyla beraber “ben” kelimesinin dahi silinmesidir.

Bir kere o makamlarda seyre ulaşanların konuşacak sözleri tükenir. Hakiki marifet makamında kelimeler tükenir. Çünkü dil, hakikatin taşıyıcısı olamaz. Sadece hâl konuşur. Onun için kâmil olanlar, çok az söz söyler ama hâlleriyle irşad eder.

Hem Allah seyredilmek istemiş ve seni sanal bir benlik ile var etmiş ki, bu varlığın Allah’ın El-Cebbâr ismi dâhilinde El-Musavvir isminin müsemması ile suretlendirerek varlık âleminde yerleştirmiştir.

Allah kendi isimlerini tecelli ettirmek için insanı sanal bir benlikle var etmiştir. Bu benlik, El-Cebbâr (kudretiyle şekil veren) ve El-Musavvir (şekillendiren) isimlerinin tecellisidir. Yani varlığımız, Allah’ın isimlerinin bir yansımasından ibarettir.

İşte ben, aşk ile kendimi yakıp onunla bütünleştireyim dersen, arkadan nal toplarsın. “Ben kendimi yakıp Allah’la bütünleşeyim” diyen kişi, aslında en büyük yanlışa düşer. Çünkü Allah ile bütünleşme diye bir şey yoktur. Böyle bir arayış, insanı hakikatten uzaklaştırır ve ne dünyada ne ahirette fayda verir.

Eğer kendimizi aşk sarhoşluğuna daldırıp, fena makamını basit bir yokluk zannettirip, amelden el etek çekersek, dünya ve ahirette nefsimize zulmedenlerden oluruz. Hakiki aşk, ibadeti bırakmak değil ibadeti daha şuurlu kılmaktır. “Ben yokum” diyerek namazı, zikri, ibadeti terk etmek ise nefse zulümdür. Dünya da ziyan olur, ahiret de.

Ama fena olma olayını, kendi amel ve düşüncelerimizi kaldırıp yerine Allah’ın emirlerini ihya olarak anlarsak, o zaman fenayı doğru değerlendirmiş oluruz. Fena, “benliğimi yok ettim” demek değil, “kendi irademi bırakıp Allah’ın iradesini yaşamıma hâkim kıldım” demektir. İşte bu anlayışla fena, insanı hakikate götürür.

İşte bu fena hakiki manada kul olmayı bize idrak ettirir. Fena, kulun kulluğunu idrak etmesidir. Çünkü insanın aslı, Allah’a kul olmaktır. Kulluk bilinci olmadan marifet olmaz.

Hem bu fena Allah’ın azametine karşı yoksulluğumuzu bize idrak ettirecektir. Fena, kulun fakrını hissetmesidir. İnsan, kendi acziyetini idrak ettiğinde Allah’ın kudretini anlar.

Tüm havl ve kuvvetin Allah’ın tecelli etmesiyle bizde zuhur ettiğine şahit oluruz. “La havle ve la kuvvete illa billah” hakikati burada anlaşılır. Kul bilir ki, ne gücü ne kudreti kendinden değildir; hepsi Allah’ın tecellisindendir.

Böylece mutlak ihsana kavuşur, Allah’ı görürmüşçesine mutluluğa kavuşuruz. Bu hâl, ihsan makamıdır. Yani “Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak.” İşte hakiki mutluluk budur.

İşte bu mutluluğa ermek için, zikir ve tefekkürde derinleşmek gerekir. Zikir, kalbi diri kılar; tefekkür, aklı nurlandırır. Zikir ve tefekkür birleştiğinde kul, marifet kapısına yaklaşır.

Böylece ilim ve irfan yolunda hakikatimize yolculuk etmiş oluruz. İnsan, bu yolda yürürken hem ilimle aklını, hem irfanla kalbini besler. Böylece hakikate doğru yolculuğunu sürdürür.

Yoksa kendi kendine bu şuur bizde zuhur etmez. İnsanın kendi nefsinden hakikate ulaşması mümkün değildir. Hakikate ulaşmak ancak Allah’ın lütfu, peygamberin rehberliği ve zikrin feyziyle olur.

Lafını ederiz de içeriğine ulaşamayız. Eğer bu hakikatleri sadece dille söyler, ama kalbe indirmezsek, sözlerimiz kuru bir iddiadan öteye gitmez. Hakikate ulaşmak için hâl gerekir, sadece laf değil.

“Allah ile bütünleşme” diye anlatılan anlayışlar, hakikati saptıran en tehlikeli vesveselerdendir. Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah hiçbir şeye benzemez. O, hakkıyla işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11). Demek ki Allah ile birleşme, bütünleşme gibi kavramlar muhaldir. Bizim yolumuz, O’nun emirlerine boyun eğmek ve kulluğu bilmekten ibarettir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Ben kulum, kulumla bana yaklaşır; nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, ben de onu severim. Onu sevdiğimde onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” (Buhârî, Rikak 38). Bu hadis, Allah ile bütünleşmeyi değil, Allah’ın kulunu koruyup yönlendirmesini anlatır. Kul kulluğunu bırakmaz; sadece Allah’ın rızasına tam teslim olur.

Fena makamı, nefsin iddialarını terk etmektir. Ameli terk etmek değil, ameli Allah için yapmaktır. Bir ömür boyunca zikri dilinden düşürmeyen, namazı terk etmeyen, tefekkürle kalbini arındıran kul, fena hâlini tadabilir. Zikir, kalbin pasını siler; tefekkür, aklı nurlandırır.

Hakiki mutluluk ihsan makamıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ihsanı şöyle tarif etmiştir: “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.” (Buhârî, İman 37). İşte bu şuurla yaşayan, fena makamının özünü anlamış olur.

Bu yolun özeti şudur: Bencillik iddiasını bırak, Allah’ın emirlerine sarıl. Lafla değil, hâlle yürü. Zikirle kalbini dirilt, tefekkürle aklını nurlandır. Böylece hakiki fenaya erer, kulluğun şerefini tadarsın. Öylece beka alemine nazar etmeye başlarsın.

Yorum yapın