210) VEHİM; KURUNTU VE KAYGI

Vehim güncel dilde kuruntu demektir. Vehim, kalpte hakikate aykırı olarak doğan, ne var ne yok, ama varmış gibi hissedilen korkuların ve düşüncelerin adıdır. Kuruntu, insanın kendi ürettiği hayalî varlıklardır; hakikati örten gölgelerdir. Kur’an’da “zannın çoğundan sakının” buyrularak, vehmin karanlığına karşı dikkat çekilmiştir.

İnsandaki musavvir kuvvesini kullanarak afaki varsayımlarla hayali oluşlardan etrafına bir kabir yapar. İnsandaki “musavvir kuvvesi” (tasarlama, şekil verme gücü), Allah’ın “El-Musavvir” isminden bir tecellidir. Ancak bu kudret, nefsin eline geçerse, kişi kendi hayallerinden mezar yapar. Düşüncelerine şekil vererek onlara tapar, korkularını besler, kendi eliyle kendine kabir inşa eder. Vehim, işte bu şekilde, hayalin putlaşmış hâlidir.

Öylece vehim, hayali korkularla kişinin yaşamını kendisine zindan ettirir. Korkunun aslı, insana tedbir öğretmek içindir. Ama vehim korkuya saplanınca, kişi nefes alamaz hale gelir. Allah’a tevekkül etmediği her anda, vehim onu zincir gibi bağlar. Halbuki mümin, korkuyu bile Rahman’a teslim eder; vehim ise korkuyu ilah edinir.

Vehim, bireyin irtibat kurduğu ve yaşam alanına giren kişilere karşı kalbine şüpheyi nakşederek suizzana büründürür. Vehim kalpte şüpheyi işler, suizannı (kötü düşünmeyi) doğurur. Bu hâl, kardeşliği bozar, güveni yıkar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Zandan sakının, çünkü zannın çoğu günahtır.” Vehimle bakan kişi, dostunu düşman zanneder; dostluk kurmak yerine kale örer.

Vehim, kuruntularla sürekli yeni yeni hayaller oluşturup, sanki dünyası üzerine çökecekmiş gibi içinde olduğu en güzel anlarını bile zehir eder. Vehim, sürekli yeni senaryolar üretir; olmayan olaylar üretir. Kişi, nimetin ortasında bile felaket bekler. Kalp şükür yerine endişe üretir. Oysa “şükür nimeti artırır”, vehimse nimeti zehre çevirir.

Vehim olmayan bir şeyi olur zannı ile meraklandırarak üzüntü içinde kişiyi paronayak yapar. Vehim, olmayan bir şeyi varmış gibi gösterir. Kişi, zannı hakikat zanneder. Oysa hakikat, yalnız Allah’ın ilmindedir. Vehim, kişiyi kendi hayalinde cezalandırır. Bu hâl, kişinin ruhunu paramparça eder; gönlünü hastalığa sürükler.

Vehim, kişinin hayal gücüyle kendisini içinde olduğu haletlerden başka mecralarda hayal etme kuvvesidir. Vehim, hayalin sapmış hâlidir. Kişi, yaşamadığı hâlleri yaşamış gibi hayal eder. Nefsi, kendisini olmayan bir âlemde yaşatır. Bu, insanın ruhunu yorar, zihnini bulanıklaştırır. Hakikatin yerini zan alır.

Öylece kişi, kendisini içinde olduğu durumdan başka hayallerde hissederek reel dünyanın dışında sanal ve gerçek dışı bir dünya kurmaya çalışır. Kişi, hayalinde kurduğu âlemi hakikat sanır. Bu, şeytanın ince bir oyunudur. Şeytan, kişiyi vehimle kandırır, sanal mutluluklar sunar. Gerçek dünyada değil, kurduğu hayal kafesinde yaşar.

Öylece kişi, içinde olduğu reel durumu değerlendirmekten mahrum kalır. Artık göz görmez, akıl düşünmez, kalp hissetmez olur. Kişi hakikati ıskalar. Çünkü vehim, kalbin nurunu söndürür; kişi, kendi iç karanlığını hakikat zanneder.

Öylece kişi, doğruyu yanlış, yanlışı doğru görmeye başlar. Vehim, kişiyi ilahi ölçülerden uzaklaştırır. Hakikat terazisini bozduğu için, hakkı batıl, batılı hak zanneder. Bu hâl, cehaletin en acı hâlidir.

Öylece kişi, içinde olduğu anın ve durumun dışında, hayalen daha başka mecralarda dolaşmaya başlar. Zamanın kıymeti kaybolur; kişi “şimdi”de olmayı unutup geçmişin pişmanlığı, geleceğin kaygısıyla yanar. Oysa Allah buyurur: “Her an O, bir iştedir.” Yani Hakk’ın tecellisi sadece “şimdi”dedir. Vehim, insanı o tecelliden koparır.

Öylece kişi, kalbine gelen vesveselere karşı savunmasız kalır. Kalp, zikirden uzaklaşınca savunmasız kalır. Vehim, vesveseye davetiye çıkarır. Çünkü zikirsiz kalp, boş bir eve benzer; şeytan oraya rahatça girer.

Öylece kişi, gelen vesveseleri kendi düşüncesi zannedip sıkılıp bunalmaya başlar. Kişi, şeytanın fısıltılarını kendi sesi sanır. “Neden böyle düşünüyorum?” der, ama o düşünce kendisinin değil, vesvesedir. İşte bu farkındalık kaybı, kalp karanlığının en ağır şeklidir.

Öylece kişi, stres ve boğmacaya tutulur. Kişi artık kalbini taşır gibi değil, yük gibi hisseder. İçinde boğulur. Bu hâl, modern zamanın “anksiyete” dediği, Kur’an’ın “korku ve hüzün” diye tanımladığı hâlin ta kendisidir.

Öylece kişi, adeta psikolojik vaka olarak ne olduğunu bilmediği mecralarda kaybolup gider. Vehim, kişiyi manevi dengeden koparır. Ruhsal dengesizlik, iman zayıflığının da bir yansıması haline gelir. Kişi artık kendi nefsini tanıyamaz olur.

Bunun çaresi ise, sağa sola bakmadan, geriye takılmadan, ileriye odaklanmadan, içinde olduğu anda gerekli olan ameli işleyip, gerçek yaşantısının dışındaki hayali odaklanmalardan feragat etmesidir. Kurtuluşun yolu, “an”da kalmaktır. Ne geçmişe yas tutmak, ne geleceğe kaygı duymak… Kişi sadece bulunduğu anı, Allah için yaşar. Çünkü “kul, secde anında Rabbine en yakındır.”

Bunu başarmak için de, zikirlerle ruhunu güçlendirip kalbine akan her ilhamı, isabetli de olsa, Kur’an ve sünnet ışığında sahiplenmesidir. Zikir, kalbin silahıdır. Her ilhamın doğruluğu, Kur’an ve sünnetle ölçülmelidir. Hakikati kaybetmemek için ölçü Kur’an’dır; ilham bile orada tartılır.

Zira her isabetli ilham dahi, kişiye mutluluk getirmeyebilir. Her doğru görünen şey, ruh için hayır değildir. Bazen Hakk, kulunu denemek için doğru görünenle imtihan eder. Bu yüzden ilham bile süzgeçten geçmelidir.

Vehim, kalbin karanlık aynasıdır; oraya düşen her gölgeyi gerçek sanan yanılır. Kalp zikirsiz kaldıkça karanlık büyür. Vesvese, şeytanın fısıltısıdır; vehim, onun yankısıdır; zikir ise kalbin kulağına çekilen perdedir. İnsan, vehme kapıldığında Allah’ın “Selam” ismini unutur; kalbi sükûnetten düşer. Zikir, vehmin ilacıdır; çünkü zikir, kalbi Hakk’a bağlar. Hakikati arayan, hayali susturmalı; Hakk’ı dinlemek için iç sesini temizlemelidir. Korku, imanın düşmanı değil; fakat yönsüz korku, imanın zehridir. Hakikatte vehim, nefsin karanlığında büyüyen bir gölgedir. İşte onu söndüren, kalbe inen “Allah” zikrinin nurudur.

“Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât, 12) “Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve kötülüğü emreder. Allah ise size mağfiret ve lütuf vaad eder.” (Bakara, 268) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Eğer şeytandan bir vesvese seni dürterse, hemen Allah’a sığın.” (A’râf, 200) “Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153) “Allah sizin kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr, 10)

Vehim, nefsin kurduğu tuzaktı kalbin üzerine çöken sis perdesidir. O sis, hakikatin güneşini gizler. Kişi vehimle yaşadıkça nefes daralır, kalp yorulur, ruh biter. Ama kişi Allah’a yöneldikçe, vehmin karanlığı yerini huzurun aydınlığına bırakır.r. Kişi vehimden kurtuldukça Hakk’a yaklaşır. Kuruntu zindanı, ancak zikirle çözülür. Çünkü vehim, “olmaz” derken; iman “Allah dilerse olur” der.Bu farkı hisseden kalp, artık vehimle değil, imanın nuruyla yaşar.

Velhasıl vehim, insanın nefsinde gizlenmiş olan musavvir kuvvesinin (hayal etme yetisinin) yanlış kullanılmasıyla ortaya çıkar. Hayali korkularla kişinin iç dünyasında bir zindan oluşturur. Kişinin kalbine şüpheyi nakşeder. Kişiye hayali bir dünya kurdurur. Olmayan bir şeyi “oldu” zannı ile kişiyi merak ve endişeye düşürür. Kişinin hayal gücüyle kendisini içinde bulunduğu durumdan kopararak farklı mecralara sürükler. Böylece kişi, doğruyu yanlış, yanlışı doğru görmeye başlar. Kalbi vesveselere karşı savunmasız hâle getirir. Çare, sağa sola bakmadan, geriye takılmadan, ileriye koşmadan, içinde bulunduğu anı Hakk’ın huzurunda yaşamaktır. Bu başarı, ancak zikirle mümkündür.

Yorum yapın