215) KİBİR İLE İMAN AYNI KALPTE BİRLEŞMEZ

Konuya şu hadis-i şerifle başlayalım: Abdullah b. Mes‘ûd’un anlattığına göre bir gün Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurdu:“Kalbinde z erre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Bunu duyan bir adam, “Ama insan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır!” deyince Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakikati inkâr etmek ve insanları küçük görmektir.” (Müslim, Îmân, 147)

Bu hadis, kibrin mahiyetini öyle derin bir şekilde anlatır ki, sadece bir davranış değil; kalbin içsel yönelişini tarif eder. Çünkü kibir, dış görünüşten ziyade iç benliğin Allah karşısındaki duruşudur. Elbisenin güzelliği veya dışsal süs, kibir değildir; asıl kibir, kalpte Allah’ın yerine “ben”i koymaktır. Bu yüzden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), güzelliği sevmeyi değil; hakkı reddetmeyi, insanları küçümsemeyi “kibir” olarak tarif etmiştir.

Kibir, kendi benliğini sahiplenip görmek yani bencil davranmak, benliğine bağımsız ve isnatsız bir kuvve atfedip öylece kendisini müstakil bir birim zanmaktır. Yani kibir, insanın kendi benliğini sahiplenip görmesidir; yani bencilliktir. Kişi, varlığını Allah’a isnat etmeden, kendisinde müstakil bir güç vehmeder. Böylece, kendi kuvvesini bağımsız sanır ve Rabbine olan bağlantısını unutur. Bu kopuş, tevhidin en derin noktasında meydana gelen bir gaflettir.

Kibirli insan, kendisinin sahip olduğu her bir vaziyeti kendisine verip kendisini Allah’tan müstağni bir varlık olarak görür. Oysa kulun kudreti, bilgisi, hatta nefesi bile Allah’tandır. “Ben yaptım, ben başardım” diyen kişi, farkında olmadan varlık iddiasına düşer. Bu iddia, tevhidin zıddıdır. Zira iman, “La ilahe illallah” sırrıyla başlar; bu söz, “Benden bağımsız hiçbir güç yoktur” demenin ilahî ifadesidir. Kibir, bu sözü fiilen inkâr eder. Kişi kendisini bağlantısız gördükçe, hem Rabbinden kopar hem de kullara üstünlük taslar.

Kendini bağlantısız bilen kişi, aynı şekilde başkalarını da öyle görür. Artık güçlü ile zayıfın mücadelesi başlar. Kimi, gücü yettiğini ezer; kimi, gücü yetmeyenin önünde eğilir. İşte insanlık tarihinin en büyük savaşı budur: Hakikatle bağlantıyı koparan nefsin, kendi gölgesine tapması…

Öylece kendisini bağlantısız bildiğinden her bir kişiyi de öyle göreceğinden, artık güçlü ve zayıf savaşı başlayacak; gücü yettiği kişileri sömürecek, gücü yetmediği kişilerin önünde de kul köle olacaktır.

Kibir, toplumsal zulmün ve insanlık trajedisinin kaynağıdır. Kibirli insan, kendi nefsini merkeze alır; kimin üzerinde gücü varsa onu ezer, kimin gücü kendisinden fazlaysa ona boyun eğer. İşte modern çağın en büyük çelişkisi budur: Kibir, insana özgürlük vadeder ama sonunda onu köle yapar. Çünkü “ben” diyen, Allah’tan uzaklaşır; uzaklaştıkça da insanlara bağımlı hâle gelir. Tevazu ise tam tersine, kulun Allah’a dayanmasıdır; O’na dayanan kimse, kimsenin önünde eğilmez.

Ama Allah’a iman edenler “B” harfinin kelimenin başında kelimeye kattığı anlama dikkat ederek Allah’a iman eder. Öylece “B” harfinin kelimenin başında kattığı manaya dikkat eder. Çünkü besmelenin başındaki “B harfi”, “bi” yani “ile” anlamındadır. Yani: “Allah ile başlarım, O’nunla var olurum, O’nunla hareket ederim.”

“Bismillahirrahmanirrahim”deki “B” harfi, sadece bir harf değildir; “bi” yani “ile, sayesinde, vesilesiyle” anlamı taşır. Mümin, bu “B”nin sırrını idrak eden kişidir. Çünkü her işine “Allah ile başlarım” diyerek başlayan kişi, varlığın merkezine kendini değil, Allah’ı koymuştur. İşte tevhid budur. Kibirli insan “Ben yaptım” derken, mümin “Ben Allah ile yaptım” der. Bu fark, bütün inanç dünyasını belirler.

İman eden bilir ki, kendisi kendiyle değil; Allah’ın kudretiyle kâimdir. Her nefes, her fiil, her hal Allah’ın dilemesiyle olur. Bu farkındalık kişiyi kibirden arındırır, tevhide ulaştırır. Çünkü tevhid, benlik putlarını kırmak; varlığı bütünüyle Allah’a nispet etmektir.

Allah’ın gücüyle güçlendiğini hissetmeye çalışıp öylece varlığının farkındalığına erer. Kul, kendi kudretinden değil, Allah’ın kudretinden güç alır. Bu farkındalık, imanın derin tecellisidir. Çünkü insan, kendi varlığının kaynağının kendisi olmadığını fark ettiğinde, bütün perdeler kalkar. İşte o an, tevazunun kapısı açılır. Allah’ın kudretiyle var olduğunu bilen, asla kibirlenemez. Zira bilir ki, güç de kudret de O’na aittir; kul sadece bir aynadır.

Öylece sonsuz güç sahibi olan Allah’ın mutlak kudretiyle senkronize hâlde olacak. Bu hâl, kulluğun zirvesidir. Allah’ın kudretiyle senkronize olmak, O’nun iradesine teslimiyetle mümkündür. Kişi kendi arzusunu değil, Hakk’ın muradını merkeze koyduğunda, ruh ilahî akışla bütünleşir. İşte bu noktada “ben” ortadan kalkar, “O” kalır. Kibir kırılır, tevazu doğar.

Ve… “Bismillahirrahmanirrahim” deyip fiil âlemindeki yaratımının farkındalığıyla şirkten arınıp tevhitle buluşacak. Her “Bismillah” bir tevhid ilanıdır. Çünkü bu söz, kulun kendi fiilinde bile Allah’ı görmesidir. “Ben yaptım” değil, “Allah bana yaptırdı” diyebilen kalp, şirkten temizlenmiştir. Tevhid budur: her işte, her hâlde, her nefeste Allah’ı bilmek.

Kalbinde kibir olan kimse, oraya imanı yerleştiremez. Zira kibir, kalbin merkezine kurulan bir perdedir. O perdeden iman nuru sızmaz. Bu yüzden, kibrin en küçük zerresi bile kalbi karartır.

Dolayısıyla kalbinde kibir varsa, o kalbe iman oturmayacaktır. Kalp, iman nurunun tecelli ettiği merkezdir. Ama kibir, o merkeze perde olur. Kalp kibirle dolduğunda, iman oraya yerleşemez. Çünkü iman, tevazunun topraklarında yeşerir. Kibir, o toprağı taşlaştırır.

Bilelim ki sahibimiz Allah’tır. Tüm her bir şeyimizi O yaratmaktadır. Biz, O’nun kudretiyle varız; O dilerse var oluruz, O dilerse yok oluruz. Her şey O’nun hükmü altındadır. İnsan, bu bilinci diri tutarsa ne korkar ne de gururlanır. Çünkü bilir ki, varlık da yokluk da O’nun elindedir. Kibir, sahiplik iddiasıdır; tevazu ise teslimiyettir. Sahibini bilen, hiçbir şeyin gerçek sahibi olma iddiasına düşmez.

Ve şu âyete kulak kesilelim: “Onlara bir musibet isabet ettiğinde derler ki: Biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara, 156) Bu âyet, tevazunun zirvesidir. “İnnâ lillâh” diyen insan, kendinin bile kendisine ait olmadığını ilan eder. Her şeyin Allah’tan geldiğini ve yine O’na döneceğini bilmek, kibrin kökünü kurutur. Çünkü dönüşü fark eden, menşei unutmamıştır.

Kibir, iman nurunu söndüren kara bir dumandır. Tevazu ise kalpteki kandili yeniden yakar. İman, ancak tevazu toprağında kök salabilir; çünkü orada “ben” yoktur, sadece “O” vardır. Ne mutlu benliğini Hak’ta eritenlere; zira onlar, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” sırrıyla yaşarlar.

Kibir, insanın kendi varlığını mutlak sanmasıdır. Oysa kul, Allah’ın nurundan bir yansımadır. Yansıma, kaynağını inkâr ettiğinde yokluğa düşer. Tevazu, varlığın Allah’tan olduğunu bilmek; benliği O’nun önünde eritip Hakk’a teslim olmaktır.

Kibir kalpteki iman nurunu söndürür; tevazu, o nuru çoğaltır. Her işine “Bismillah”la başla ki, bağımsızlık zannından kurtulasın. Güzelliği sev, ama kendini güzelliğin sahibi sanma. Hatırla: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” Tevazu, imanın süsüdür; kibir, kalbin karanlığıdır.

Yorum yapın