Şu kudsî hadisi şerifi az açalım…
“Allah Teâlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu: ‘Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifâye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.’” (Buhârî, Rikak 38.)
Bu kudsî hadis, kul ile Allah arasındaki en yakın bağı anlatır. Allah’ın velîsi, artık kendiliğinden değil, Allah ile hareket edendir. Bu hâle eren kişi, iradesini Hakk’a teslim etmiştir. Bu hâl, “Allah kulunun kalbiyle bakar.” hakikatinin tecellisidir.
“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim.” Veli, Allah’a dost olmuş kişidir. Ona düşmanlık eden, Allah’ın dostluğuna düşmanlık eder. Bu hâl, “Dikkat edin! Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” (Yûnus, 62) ayetinin sır perdesidir.
Allah’ın velisi, yani Allah’ı kendisinden mutlak sorumlu olarak görüp öylece Allah’a dayanan kişiye derler. Velî, “La havle ve la kuvvete illa billah” sırrında yaşayan kimsedir. Yani kendi kudretine değil, Allah’ın kudretine güvenendir.
Bu şekilde Allah’a zihnen dayanan kişi, Allah korumasına girer. Artık onun hamisi Allah olur. “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara, 257) ayeti bu hakikati açıklar. Allah’ın korumasına giren, artık hiçbir beşerî gücün önünde eğilmez.
Nasıl ki bir kişi, birini himayesine alıp onun garantörü olduğunda, artık dışsal bir saldırıda o kişiye karşı hamisi cevap veriyorsa ve kendisi kendisine rahat olarak yaşayıp günlerini geçiriyorsa…. Hami, kul için kalkan gibidir. İnsan bu dünya âleminde Allah’ı vekil bilirse, dışsal saldırılar onu sarsmaz. “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân, 173)
Aynen öyle de, kişi kendisine Allah’ı garantör olarak bilip kesinlikle o bilince bürünerek yaşarsa, artık Allah kuluna sahip çıkacaktır. Kul, “Hasbiyallah” diyebildiği an, Rabb’ine teslim olmuştur. O zaman artık korkmaz; çünkü bilir ki, himayesi Rahman’dandır.
Bu şekilde Hakk’a rücu eden bir bilinçle yaşayan kişiye karşı savaş açan, direk Allah’a savaş açmış olur. Bu hâl, “Kim Allah’a ve Resûlü’ne düşmanlık ederse, bilsin ki Allah azabı şiddetlidir.” (Enfâl, 13) uyarısının yaşanmış hâlidir. Zira birisi birine garantör olduğunda, ona karşı düşman bir savaş açarsa, direk garantör olan devreye girer ve savaşı kendisine yapılmış kabul eder.
Kulun bu bilince yani Allah’ı kendisine garantör yapması bilincine ulaşması da öyle durup dururken olamayacağı kesin bir hakikattir. Tevhid, bir anlık söz değil, bir ömürlük bilinçtir. Kul farzlarla ve nafilelerle yürür, sonunda garantörlüğü idrak eder.
Bunun oluşması için de kudsî hadis devam ediyor:
‘Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir.’ Farz, kulun Allah’a attığı ilk adımıdır. Farzlar, kulluğun temeli, dostluğun kapısıdır.
Kişinin Allah’ın garantörlüğüne girebilmesi için, öncelikle farz amelleri işlemesi gerekir. Farz ameller olmadan kişi kendisine Allah’ı garantör edemez. Farzlar yerine gelmeden, yakınlık hayal olur. Zira farz, Allah’ın “emir elçisi”dir; kim emri yaşarsa, emredene yaklaşır.
“Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer.” Nafileler, sevgi kapısını açan anahtarlardır. Farz, görevdir; nafile, aşktır. Aşka yönelen kul, Allah’ın sevgisine mazhar olur.
Farz ibadetlerden sonra kişi Allah’ın garantörlüğünü, ekstradan yapacağı ibadetlerle elde hak eder. Ekstradan ibadetlerle kişi Allah’ın sevgisine erer. Allah, kendisini çok zikredeni sever. “Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar… Allah onlar için bir mağfiret hazırlamıştır.” (Ahzâb, 35)
Zira ayette izah edildiği gibi, kişinin duası olmadan Allah kişiye değer vermez. Dua, Allah’ın kuluna verdiği değerin işaretidir. Dua eden, Allah’ın huzuruna kabul edilmiştir.
“Onu bir sevdim mi, artık ben onun işittiği kulağı…” Bu, fenâ ve bekâ hâlinin işaretidir. Artık kul, nefsinin değil, Rabb’inin sesiyle duyar. O’nun sözüyle işitir. Kişi Allah’a çok yaklaşınca, artık kişinin dinlediği kulağı Hakk’ın sedasıyla dinlemeye başlar. Artık kendisinde Allah’ın yaratıp oluşturduğu sem’î, mutlak sem’ sahibine senkronize olduğunda, ondan dinleyen mutlak kudret sahibi olacaktır. Aslında zaten hakikat olan ferman, kişi yaptığı amellerle Allah’a yaklaşacak ve gerçek olan hakikat fermanını fark edecektir.
Öylece gücüne güç katmış olarak rabbinin himayesini hissederek yaşayacak. Bu hâl, “İşiten Allah ile işitir, gören Allah ile görür.” hakikatidir. Yani kul, iradesini Hakk’a teslim etmiştir.
“Gördüğü gözü…” Basiret, gözün kalpte açılmasıdır. “Kalpler vardır, onlarla görmezler.” (A’râf, 179) buyuruldu. Gerçek gören, kalbiyle görendir.
Artık gözünün basiretini, yaratan olan Allah’ın mutlak basiretine teslim ederek yaşayacaktır. Öylece gördüğü tüm varlığı, Allah’ın yaratım planında seyrederek, yersiz bir yaratımın olmadığının farkındalığına erecektir.
Öylece velisi yani garantörü olan rabbul alemine bakışını teslim etmiş halde yaşayarak, zirve zevke ulaşacaktır. Hak gözüyle bakan, kâinatta abes görmez. Her şeyde Allah’ın hikmetini bulur.
“Tuttuğu eli…” El, fiilin sembolüdür. Hakk’a yakın olanın eli, rahmet eli olur. O artık zulmetmez, ihsan eder. Rabbü’l-Erbâb’a yaklaştıkça, artık tuttuğu eli hakkın yarattığı fıtratla uyumlu bir halde halka uzanacak, kendisine yaklaştığı için kendi garantörlüğünü üstlenen rabbul aleminin isteği doğrultusunda elleri tutmaya başlayacaktır.
Öylece elleri kullara rahmetle uzanacak, artık kendisinden hiç kimseye hiçbir ihanet ulaşmayacaktır. İşte böylece insanın yeryüzündeki fıtrat uyumu hedefine ulaşacaktır. Velî, halka merhamet nazarıyla bakan kişidir. “Rahman’ın kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler.” (Furkan, 63)
“Yürüdüğü ayağı olurum.” Ayaklar kişiyi yürüten temel organlardır. İşte yürüyen ayağı olurum derken, buradaki tevilin hakkını vermek zorundayız. Yoksa bize bildirileni yanlış anlamlandırıp, somutlaşmayı yanlış yapıp gerçeğin uzağına düşeriz.
İşte burada bu benzetmelerin yapıldığı hakikatleri iyice derlemek ve öylece düşünmek icap eder. Ayak, yönü sembolize eder. Artık o, Allah’ın gösterdiği yolda yürür. “Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 213)
“Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.” Garantör her zaman kendisine sığınanı koruyup saklar. Bu yakınlığın sonucu dua kabulüdür. “Dua edin, icabet edeyim.” (Mü’min, 60) Allah, dostlarının duasına karşılık verir.
“Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak 38) Bu ifade, Allah’ın dostuna duyduğu merhametin doruğudur. Allah, velisinin kalbini kırmaz. Onun istemediği ölümü, rahmetle yumuşatır.
Ölüm soğuktur. Aklı başında olan hiç kimse ölümü istemez. Zira tek tarla dünyadır. Dünya, ekin tarlasıdır. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyurulmuştur. Tohum burada atılır, meyve orada alınır. Buradaki ölümden kasıt dünya ölümü diye düşünüyorum. Çünkü dünyada her ölen pişman olur. Evet, ölüm bir ayrılış değil, idrak değişimidir. Ölümle perde kalkar ve insan hakikati görür.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurdu: “Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” Kendisine: “O pişmanlık nedir yâ Resûlallah?” denilince, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “(Ölen) muhsin bir kişi ise, hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçip hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır.” (Tirmizî, Zühd 59) Ölüm pişmanlık aynasıdır. Muhsin, ibadetini çoğaltamadığına yanar; gâfil, fırsatı kaçırdığına. İkisi de dönüşü olmayan bir hakikati görür.
Demek ki kâfir imansızlıktan, iman ehli ise amelsizlikten pişman olacaktır. Kâfir, “Keşke iman etseydim” der; mümin, “Keşke daha fazla amel işleseydim.” Aradaki fark, yöneliş farkıdır. İşte hakikate erenler, bu gerçeğe bilfiil şahit olduklarından ölmek istemeyeceklerdir. Çünkü onlar yaşamın anlamını bulmuşlardır. Ölüm onlar için rahmettir, ama ayrılıktır da. Hakikati yaşayan, ölümle vuslata hazırlanır, acele etmez.
Demek ki dünyadan her ölen pişman olacaktır. Onun için de aklı başında olan hiç kimse ölmek istemez. Dünyada nefes, tövbe fırsatıdır. Nefes bitmeden tövbe eden kurtulur. Bu yüzden yaşayan her kalp, tevbeye muhtaçtır.
Velîlik, farzlarla başlar, nafilelerle kemâle erer. Allah’a dost olan, O’nun himayesindedir. Her fiilde O’nu vekil bil, O’na güven; korkudan emin ol. Farz ibadetler dostluğun temeli, nafileler sevginin kapısıdır. Gerçek yakınlık, “ben”in kaybolduğu noktada başlar. Ölümden korkma; asıl korkulacak olan, ölü kalptir. Her nefes bir fırsattır; onu tevbe ile süsle. Unutma, Allah velî kullarını yalnız bırakmaz. “Allah’ın dostlarına korku yoktur.” (Yûnus, 62)