246) ADIM ADIM YARATIM TECELLİSİNİ İZLE

Öncelikle bilelim ki, panteistlik girdabı öyle şeytanî bir girdaptır ki, giren artık kolay kolay çıkamaz. Kisvesini değiştirir ama düşüncesini devam ettirir.

Panteizm, varlığı Hakk’ın zâtıyla özdeş kılarak mahlûku İlâh’ın içinde eritmeye çalışan ince bir tuzaktır. Bu düşünce, zâhiri tevhid gibi görünür; fakat bâtında şirk taşır. Çünkü Allah, yarattıklarından münezzehtir.

Varlık, O’nunla değil, O’nun kudretiyle kâimdir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” (Şûrâ 11). Tevhid, birlemek değildir; zaten birdir O. Tevhid, kendini O’ndan ayrı sanmamayı bilmektir.

Şu olayı hatırlayalım: Hz. Zekeriya aleyhisselâm ağaç kabuğunda kesilirken bağırmaya başlıyor. Hemen vahiy geliyor: “Eğer biraz daha bağırırsan, senden peygamberliği alırım.” diyor Allah (celle celâlühû). Sonra sesini kesiyor ve Allah (celle celâlühû) ruhunu teslim ediyor.

Zekeriya aleyhisselâm’ın hâli, nefsin sınanışı ve teslimiyetin zirvesidir. İlâhî aşkın ateşi, beşerî acıyı bastığında kulun dili susar, ruhu konuşur. Peygamberler bile o an “ben” demekten arınır; çünkü o hâl, mutlak tevhid makamıdır. “Sabredenlerle beraberdir Allah.” (Bakara 153). Acı, kalbe dokunduğunda zikir başlar; zikir, kalbi Allah’a bağlar.

İşte esas mevzu: Bağırırken niye bağırıyor? Vahiy alırken, yani seyir açılırken neye şahit oluyor da susuyor?

Seyr-i sülûk’ta (manevî yolculukta) kul, bir an gelir ki hem beşer hem ruh aynı aynada görünür. Bağırmak, beşerîdir; susmak, ilâhîdir. O anda Zekeriya aleyhisselâm, “ben”den “HU”ya geçmiştir. Suskunluğu, fenâ kapısının eşiğidir. “Rabbinin ismini zikret ve her şeyi bırakıp O’na yönel.” (Müzzemmil 8). Susmak, fânînin diliyle bâkîyi dinlemektir.

Koskoca peygamber… Allah’ın ilmiyetini müşahede eden ve yakınlığı için vahiy alan mukaddes bir kişilik.
Peygamberler, ilmin göğündeki yıldızlardır; onların kalbi, vahyin aynasıdır. Müşahede ettikleri hakikat, bizde hayali bile olamaz. Onlar, ilâhî yakınlığın şuurunda yok olmuş kimselerdir. “Allah, dilediğini elçiliği için seçer.” (En‘âm 124). Yakınlık, mesafe ile değil; kalbin teslimiyle ölçülür.

İşte seyri, aşırı zikirlerle mecz olduğu için iki âlem açılıyor o anda. Önce dünya tarafını düşünüyor, beşerî yönü devreye giriyor. Hemen perde açılıyor ve vahiy iniyor: “Beşeriyetten sıyrıl ve cemâl’in seyrine dal; eğer beşeriyette kalırsan tard olursun.” İlâhî vahyiyle hızlıca teslimiyete bürünüyor ve öyle ülvî makama geçiyor. Selâm olsun üzerine.

Zikir, kalbin kanatlarıdır; ama zikirde meczuplukla dengeyi kaybeden, beşeriyete dönebilir. O an ilâhî ihtar gelir: “Zikirde benliğe dönme.” Zira zikir, benliği silmek içindir. Zekeriya’nın hâli, fenâ ve bekâ arasında bir çizgidir. “Zikir kalpleri tatmin eder.” (Ra‘d 28). Zikreden, zikrettiğini hatırladıkça yok olur; yok oldukça var olur.

Genel itibarıyla Allah’ın tecellisi yanlış anlaşılıyor. Allah tecelli ederse ne olur? Nedir Allah’ın tecellisi? Bu konunun iyice anlaşılması icap eder. Tecellî, Allah’ın zâtının mahlûkta görünmesi değil; kudretinin eserinde parlamasıdır.

Tecellîyi “hulûl” zannetmek, tevhidi gölgelemektir. Tecellî, varlık perdesindeki ışığın kaynağıdır; ışık, Güneş değildir ama ondan gelir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 35). Tecellî, görünüşte yakınlık; hakikatte ayrılığın anlaşılmasıdır.

Allah eğer biz-ZÂT tecellî ederse, ki bu muhaldir, o bakışta mahlûk diye bir şey olamaz. Zât tecellîsi, Allah’ın mutlak varlığının doğrudan görünmesi demektir ki, o hâlde başka varlık kalmaz. Zât tecellîsi, fenânın zirvesidir; orada benlik yok olur, hatta “ben yok oldum” diyebilecek bir ben bile kalmaz. Bu hâl mahlûka mahsus değildir, çünkü o hâl sadece Allah’a mahsustur. Allah vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (Hadis-i Şerif, Müslim, Zühd 1). Zât tecellîsi, varlığın yanışı; ilmin dahi susuşudur.

Eğer Allah bis-SIFAT tecellî ederse, ki bu da muhaldir, gene de mahlûk diye bir şey olamaz. Sıfat tecellîsi, Allah’ın kudret, irade, hayat, ilim gibi ezelî sıfatlarının doğrudan zuhuru demektir. Böyle bir zuhûrda mahlûk, varlığını sürdüremez. Çünkü yaratılan, sıfatların değil, sıfatın tecellîsinin gölgesinden pay alır. Bu pay olmasa, varlık yanar. “O’nun ilminden, dilediğinden başka hiçbir şeyi kuşatamazlar.” (Bakara 255). Sıfatın hakikatini gören, kendi sıfatından soyunur.

Eğer Allah bil-ESMÂ tecellî ederse, gene de mahlûk diye bir şey kalamaz. Esmâ tecellîsi, Allah’ın isimlerinin mutlak zuhûrudur. O tecellî tam olarak açılsa, varlık aynaları yanar; çünkü Esmâ, Kudretin nefesidir.

Bizim varlığımız, o isimlerin gölgesinden ibarettir. Her varlık, bir ismin aynasıdır, hepsi birden açılırsa hiçbir varlık dayanamaz. “O, her gün bir iştedir.” (Rahmân 29). Her an yeni bir tecellî zuhur eder; ama kul bunu taşıyabildiği kadar görür. İsimler perdelerdir; o perdeler aralanınca ‘Ben’ de erir, eşyâ da.

Eğer Allah bil-FİİL tecellî ederse, ki bu da muhaldir, gene de mahlûk diye bir şey olamaz. Çünkü tümü hulûl olur. Allah için hulûl muhaldir. Fiil tecellîsi, Allah’ın kudret fiillerinin doğrudan zuhuru demektir. Böyle bir fiil zuhurunda, yaratılmışın kudreti kalmaz.

Hulûl (Allah’ın mahlûka girmesi) ise Allah’a nispetle imkânsızdır. O, yarattığıyla karışmaz; ama her şeyi O yaratır. Tecellî, O’nun fiilinin işaretidir, zatının girişi değildir. “O, her şeyi yaratandır; O’ndan başka ilah yoktur.” (En‘âm 102). Allah’ın fiili, mahlûka karışmaz; fakat mahlûk, o fiilin nefesiyle var olur.

O zaman nedir bu tecellî? Çünkü ayette “Allah tecellî eder” diye geçer. Allah tecellî eder ve yaratımını yapar. Kul, bu tecellî ile yaratımını bulur, içinde bulunduğu hâli tefekkür edip yoluna devam eder.

Tecellî, Allah’ın “kün fe yekûn” (ol der ve olur) emrinin yansımasıdır. Bu tecellî, yaratılışın nefesidir. Kul, her hâlinde o tecellîyi hisseder; çünkü her an bir “ol”un içindedir. Yaratım tecellîsi, Allah’ın yaratmasıyla mahlûkun var olması arasındaki ince sırdır. “O, bir şeyi dilediği zaman, ona sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.” (Yâsîn 82). Tecellî, yoktan var olmanın sesi değildir; varlığın Allah’a dönüş sesidir.

İşte tecellî, Allah’ın yarattığı mahlûk üzerinde yaratımını biz-ZÂT, bis-SIFAT, bil-ESMÂ, bil-EF’ÂL zuhûr etmesidir. İşte tecellî, yaratım tecellîsidir. Yoksa, hâşâ Allah’ın gelip yarattığında hulûl etmesi değildir.

Yaratım tecellîsi, Allah’ın isim ve sıfatlarının mahlûk aynasında görünmesidir. Yani Allah, yarattığına girmeden, yarattığında görünür. Hulûl yoktur; tecellî vardır. Bu farkı bilmek, imanın selâmetidir. Çünkü hulûl şirk, tecellî tevhiddir. “Her şey helâk olucudur; O’nun yüzü bâkî kalır.” (Kasas 88). Tecellî, Allah’ın yokluğu değil; mahlûkun yokluğu ile anlaşılır.

İşte Hakk’ın tasarrufu, bu yaratım tecellîsini oluşturmasıdır. Kula düşen ise, Hakk’ın tasarrufunu seyir etmesidir. Yoksa tecellî, hâşâ Allah’ın mahlûku içine koyması asla değildir. Hakk’ın tasarrufu, yaratılmışın kaderindeki nefesidir.

O tasarrufu seyretmek, teslimiyetin en yüce makamıdır. Kul, “ben yaptım” demekten vazgeçip “O yaptı” derse, tasarrufu seyre başlamış olur. “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır, O her şey üzerinde vekildir.” (Zümer 62). Tasarrufu gören, kudreti tanır; kudreti tanıyan, benliğini unutur.

O yüzden de kırık bilgilerle bu başsız ve dipsiz olan muamma çözülemez. Bırak çözülmesi, ne olduğu dahi hissedilemez. Çözülür veya hissedilir diyen ise, kendi çözülür ve hevasına tabi olarak kaybedenlerden olur.

Hakikat, bilgiyle değil, idrakle anlaşılır. Akıl, sınırın dilidir; tecellî, sınırsızlığın tecellisidir. Kim “çözdüm” derse, hâlâ kendi aklındadır; kim “anlayamadım” derse, Hakk’a yakındır. Bu yüzden tasavvufta bilmek değil, bilmemenin idrakine varmak esastır. “Sana ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ 85). Bilmemek aczdir, acz marifettir; marifet, hakikatin kapısıdır.

Onun için de tecellînin ne olduğunu iyice idrak etmek gerekir. Yoksa yanlış itikada gireriz. Çünkü Allah her günahı affeder ama yanlış itikadı yani şirki affetmez. Bu ayetle sabittir.

İtikad, kalbin yönüdür. Kalp yanlış dönerse, bütün ibadet ters döner. Şirk, tecellîyi yanlış okumaktır. Allah affeder, fakat kendisine ortak koşanı değil; çünkü ortaklık, tevhidin kalbine vurulan perdedir. “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz.” (Nisâ 48). Şirk, kalpte iki yön tutmaktır; tevhid, tek yönle Hakk’a bakmaktır.

Bunun bilerek veya bilmeyerek diye ayırımı da yoktur. Yani bu işin lamı cimi yoktur. Kur’an ortadadır ve kişi kendisini ona göre düzeltmek zorundadır. Allah her kuluna bunu illâki bildirir. Yoksa bildirmediğine zaten azap etmez. Ama her bir kuluna anladığı dilden ve basit bir yoldan bunu bildirir. O da ya kabul eder, ya da heveslerine devam eder.

Hakikat, her kula bir şekilde ulaşır. Allah kimseyi bilgisizlikle imtihan etmez; herkes kendi idrakince uyarılır. Kimi sözle, kimi hâlle, kimi acıyla, kimi ilhamla uyarılır. Kabul eden kurtulur; hevesine uyan, kendi nefsine mağlup olur. “Biz bir peygamber göndermedikçe azap etmeyiz.” (İsrâ 15). Hakikat çağırır; duyan kurtulur, duymayan kendi sesinde boğulur.

Tecellî olayının daha net anlaşılması için yaratım tecellîsini biraz daha açıklayalım. Yaratım tecellîsini bilmek için yaratımın nerede ve nasıl olduğunu bilmek gerekir. Onun için de yaratımın ilk noktasına gidilmeli ve öylece yaratım seyredilmelidir.

Yaratımın sırrı, “kün” emrindedir. Her şey o noktadan doğar. O nokta, ne mekânda ne zamanda bulunur; çünkü o, ilmin aynasıdır. Yaratımın hakikatini seyretmek, mahlûkun başlangıcına değil, Allah’ın “Ol” deyişine yönelmektir. “Bir şeyin olmasını dilediğinde, O sadece ‘Ol’ der, o da olur.” (Yâsîn 82). Yaratılışın başı nokta, sonu o noktanın çevresinde dönüştür.

Allah mutlak Zât olarak, ne zâtî tecellîsi, ne sıfatî tecellîsi, ne esmâî tecellîsi, ne de ef‘âlî tecellîsi olamaz. Allah, yaratım alanı olarak kendinden kendine diyebileceğimiz tarzda, kendi zâtî ilmiyle kendi zâtî nurunu seyrederken, öz nurundan bir tutam nur alıyor. Bu bir tutam nura “Nûr-i Muhammedî” ismiyle isim veriyor, yani “övülmüş nur.”

Nûr-i Muhammedî, varlığın ilk aynasıdır. Allah kendi nurunu seyrettiğinde, o nurda Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hakikati doğmuştur. Bütün yaratılış o nurdan türemiştir. O nur, varlığın tohumu, yaratımın rahmetidir. “Ey Peygamber! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 107). Muhammedî nur, varlıkta parlayan ilk ‘Ol’dur.

u bir tutam nurun içeriğinde ne var olacak ve içeriği ne olacak? Tabi ki bu bir tutam nur da mutlak nurunun aynısı, ama kıvamı düşürülmüş hâlde bir nurdur. Nûr-i Muhammedî, Allah’ın nurunun mahlûk aynasında taşınabilir hâlidir.

Kudretin kıvamı düşürülür, ta ki yaratılan dayanabilsin. Bu nurun içinde, bütün varlıkların kaderi, bütün esmanın tohumları gizlidir. “O, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer 49). Nur, azaldıkça şekil doğar; şekil çoğaldıkça nur kaybolur.

İşte Allah bu bir tutam nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i, üçüncü parçasından Arş’ı yarattı. Levh denilen, ferş olarak da izah edilir; yani üzerine şekil ve şemâillerin yapıldığı alan olarak tabir edilebilir.

Kalem, kaderin yazıcısı; Levh, kaderin defteridir. Arş, hükmün tecellî mahallidir. Hepsi Nûr-i Muhammedî’nin içinden çıkar. Bu yüzden bütün yaratılmış, o nura döner. Levh, varlık sûretlerinin aynasıdır; kalem, o aynada kaderi çizer. “Kalem yazdı, mürekkebi kurudu.” (Hadis-i Şerif, Tirmizî, Kader 8). Kalem, kaderin elidir; Levh, kudretin aynasıdır.

Dördüncü parçayı da ayrıca dört parçaya böldü. Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arş’ın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsî’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Yani kalemden ferşi dizayn ederken, yine bu bir tutam nurunu kullanarak dizaynı yapıyor. Bu bir tutam nura dışarıdan müdahale etmeden içeriğini oluşturuyor.

Melekler, nurların eyleme dönüşmüş hâlidir. Onlar Nûr-i Muhammedî’den yaratılmış kudret varlıklarıdır. Allah, o nurun özünden görevli varlıklar çıkarır. Her biri ilahî emrin taşıyıcısıdır; ne bir fazla, ne bir eksik hareket ederler. “Her birimizin belli bir görevi vardır.” (Sâffât 164). Melek, yönelinmiş irade dahilinde hüviyetler halinde bireysellik kazanılmış verilmiş kişilikler halinde, ilmin fiile dönüşmüş hâlidir. Ve mutlak teslimiyle işlevdeler.

Sonra dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü. Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Gök, ruhun makamı; yer, nefsin sahası; cennet, rahmetin ikramı; cehennem, adaletin tecellîsidir.

Hepsi aynı nurdan meydana gelmiştir, ama farklı hâllerde görünmüştür. Nurun mertebeleri farklılaştıkça, isimler değişir; öz hep birdir. “O, yedi göğü kat kat yaratandır.” (Mülk 3). Aynı nurdan yaratılan, farklı hâllerde görünür; fark zâhirdedir, asıl birdir.

Bakın, işte tüm yaratım bu nurun içeriğinden. Varlığın özü nurdur, madde o nurun gölgesidir. Kim gölgeye bakarsa maddeyi görür; kim kaynağa yönelirse Allah’ı zikreder. Bütün âlemler, o ilk nura dayanır. Bu nurun dışında hiçbir varlık yoktur; ama o nur, Allah’ın zatı değildir, O’nun kudretinin aynasıdır. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 35). Nurdan doğan her varlık, sonunda yine nura döner.

Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü. Birinci parçadan müminlerin basiret nurunu / iman şuurunu, ikinci parçadan marifetullahtan ibaret olan kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhidten ibaret olan ünsiyet nurunu yarattı.

İnsan kalbindeki iman, marifet ve ünsiyet nurları, Nûr-i Muhammedî’nin özünden alınan cevherlerdir. İman, bakışı; marifet, anlayışı; ünsiyet, huzuru doğurur. Kalpte bu üç nur birleştiğinde, kulun yüzü nura döner. “Allah, iman edenlerin kalbine iman yazmıştır.” (Mücâdele 22). Kalp, imanla parlar; marifetle ısınır; ünsiyetle huzur bulur.

Kalan bir parça nur ile de arştan ferşe tüm lazım olan ihtiyaçları için kullandı. Daha en başta bir parça nuru kalem yapmıştı. Arş ve levha ile birlikte… İşte kalem, arşın üstünden arşın altına dokunur ve yarattığı her bir varlıkta ihtiyacı olan yaratım tecellisini kendisine ulaştırır.

Kalem, kaderin icra kuvvetidir. O, ilahî nizamın yürüyen elidir. Arş’ın üstünden altına inen bu tecellî, yaratımın devrini sağlar. Kalemin her dokunuşu bir kudret yankısıdır; her varlık o dokunuştan pay alır. Her “var ol” emri, kalemin satırında yankılanır. “Kalem yazdı; olacak olan oldu.” (Hadis-i Şerif, Tirmizî, Kader 8). Kalem yazmazsa, zaman yürüyemez; çünkü zaman, yazının içinde akar.

İşte burada esmâ âlemi devreye girer. Her bir esmâ ile tanımlanan nurun içeriğiyle, levhâ / ferşi üzerinde oluşturduğu varlıklar üzerinde kudret eliyle istediği çizimi yapar. İnsanlar, yerde ve yerin toprağından yaratılmıştı. Yerde ve yerin malzemesinden yaratılan insanı, tüm yarattıklarından üstün yaratarak, tüm esmâlarıyla dokur.

Esmâ âlemi, varlığın kudret nakışlarıdır. Her insan, Allah’ın bir isminin tecellîsidir. Topraktan yaratılmış olsa da, ruhunda Esmâ’nın tüm harfleri yazılıdır. İnsana “ahsen-i takvîm” denmesi bundandır; çünkü o, tüm isimleri kendinde toplayan bir varlıktır. “Andolsun, biz insanı en güzel surette yarattık.” (Tîn 4). İnsan, topraktan görünür; ama sıfatları semadan yazılır.

Sonra da insana ruhundan, yani sonsuzluk hissinden bir his onun sağ göğsünün altına üfürür. Öylece bakışı sonsuzluğa açılır. İnsan kalbi, o da Arş’ın üstünden kendisine his koyar. Öylece önü mutlak nurun sahibine dönünce mutlu olur; önü Arş’ın altına dönünce mutsuz olur.

Ruh, Allah’ın nefesidir. Sağ göğsün altına yerleşen o nefes, kulun sonsuzluğu sezdiği yerdir. Kalp, yönünü Arş’ın üstüne çevirirse nura bağlanır; altına çevirirse maddeye bağlanır. Ruhun huzuru, kalbin yönüyle orantılıdır. “Ona ruhumdan üfledim.” (Hicr 29). Kalp göğe bakarsa nur alır; yere bakarsa yorgun düşer.

Arş’ın altı kendisine tatlı gelir. Çünkü bedeni varlığını oradan almıştır ve kendisini onun malı zannetmiştir. Tatmini orada aramış ama bir türlü tatmin olmamıştır. Nefis, toprağın sesine meyleder; çünkü oradan doğmuştur. Lakin o tat, kalbe yetmez. Kalbin gıdası nurdur, nefsin gıdası şehvet. Tatmin olamayan kalp, yanlış yönü besleyen kalptir. Gerçek doyum, Arş’a yönelişle başlar. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra‘d 28). Toprak doyurur ama huzur vermez; huzur gökten iner.

İşte burada peygamberler devreye girer. Bizi Arş’ın üstüne davet ederler. Çünkü yerin maddesinden yaratılan insanın aklı ancak yere çalışır. Aklın sınırları dışında kalan metafiziği çözemez. Buna Bakara Suresi’nde gayba iman etmeyi ilk sıraya bırakarak, gözün göremediği hususlara basiretin dönmesini istemiştir.

Peygamberler, gök davetçileridir. Onlar insanı Arş’a yönlendirir; çünkü akıl yere, vahiy göğe bakar. Gayba iman, görünmeyene teslim olmaktır. Gözün göremediğini kalp görebilir; kalp de peygamberlerin nuruyla görür. “O muttakiler ki, gayba iman ederler.” (Bakara 3). Vahiy, göklerin dilidir; onu ancak kalp tercüme eder.

Bunun yolunun da zikirden geçtiğini söylerler. Zikirleri okudukça kalbin esas yerini bulur demişler. Öylece mutlu olur demişler. Çünkü sağ göğsün altında sonsuzluk hissini veren bir ruh vardır. Bu ruh sürekli kalbe bakar durur ve ona göre de konumlama alır. Eğer kalbimiz Arş’ın altı ile tatmin arıyorsa, ruh ona göre şekil alır ve kişiyi sürekli o yönde koşuşturur.

Zikir, kalbi yönlendiren pusuladır. Kalp zikriyle nura yönelirse ruh hafifler; maddeye yönelirse ruh ağırlaşır. Zikir, kalbi Arş’a bağlar. Kalp zikre alıştıkça, ruh Arş’a doğru çekilir. İşte bu çekim, ruhun öz vatanına çağrısıdır. “Beni zikredin ki Ben de sizi anayım.” (Bakara 152). Zikir, kalbin göğüne açılan penceredir; her ‘Allah’ deyişte bir perde kalkar.

Eğer kalp Arş’ın üzeriyle tanışırsa, o zaman Yunus Emre’nin dediği gibi: ‘Cennet cennet dedikleri birkaç köşk birkaç huri; dileyene ver sen onu, bana seni gerek seni’ diyerek tüm yüzünü Allah’a çevirir.

Kalp, Arş’ın üzeriyle tanıştığında cennetin bile ötesine bakar. Çünkü cennet nimet, Allah ise nimetin sahibidir. Gerçek aşık, nimeti değil, sahibini ister. O hâlde cennet arzusu bile Allah sevgisinin gölgesinde kalır. “Rızası Allah olan kimse, büyük kurtuluşa ermiştir.” (Tevbe 72). Cennet arayan nimet bulur; Allah’ı arayan, sonsuzluğu. Zaten yönünü Allah’a çevirene, Arş’ın tüm içeriği kendisine musahhar edilir. Melekler ona hizmet eri olur. Elbette bu yol her kul için açıktır. Her kul ameli nispetinde bundan istifade eder.

Allah’a yönelen kul, kâinatla dost olur. Çünkü tüm varlıklar Allah’a yönelmiş kimseye secde eder. Melekler hizmetçidir; fakat hizmet edilen yine Allah’tır. Her amelin seviyesi, kulun yönüyle ölçülür. “Kim Allah’a yönelirse, Allah da ona yönelir.” (Hadis-i Kudsi). Yönünü nura çeviren, gölgede kalmaz.

Dünya bedeniyle yaşadığımız sürece amelde daim olursak, ölümle beraber perde kalkacak; artık Allah’ın misafiri olacak, öylece kıyameti bekleyecek. Eğer amelde geri kalırsa, o zaman ruhu yeteri nuraniyete kavuşmadığı için de bu defa mahzun olacaktır.

Amel, ruhun kanatlarını güçlendirir. Ölüm, o kanatların açıldığı andır. Kâmil bir kul, ölümle misafir olur; noksan kul, pişman olur. Kıyamet bekleyişi, herkes için aynı değildir: kimine kavuşma, kimine uzaklaşmadır. “Kim Rabbine mü’min olarak kavuşursa, onun için korku yoktur.” (Kehf 110). Ölüm, yok oluş değil; vuslat kapısının aralanışıdır.

Bizim esas olan, sağlam bir itikatla helal ve haram çizgisine dikkat ederek; eğer nefsine uyup günah işlemişse istiğfar ve tövbe ederek, sağlam adımlarla Hakk’a sığınıp yolunda daim olmaktır. İşte yaratım tecellîsi kısacası budur.

Yaratım tecellîsini idrak eden, Allah’ın kudretini bilir. Kudreti bilen, teslim olur. Teslim olan kul, günahında ısrar etmez; tövbesiyle yeniden yaratılır. Çünkü tövbe, ikinci bir doğuştur. Hakk’a sığınmak, tecellîyi idrak etmektir. “Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr 31). Tövbe, yaratımın yenilenmiş hâlidir; her tövbe, yeni bir varlıktır.

Bu bilginin kaynağı nedir diye sorarsan, önümüze şu hadis gelecek ve bizim için ilham kaynağı olacaktır. İşte şu hadisi şerifleri temel alarak üzerinde mülahazalarımızı yazdık…

Hz. Câbir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:

“Ey Câbir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh ne kalem, ne cennet ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı.”
“Allah mahlûkları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i Mahfûz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arş’ın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsî’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan müminlerin basîret nurunu / iman şuurunu, ikinci parçadan marifetullahtan ibaret olan kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhidten ibaret olan ünsiyet nurunu (Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Resûlullah nurunu) yarattı.” [Ahmed, Müsned, IV-127; Hâkim, Müstedrek, II-600/4175; İbn Hibban, el-İhsân, XIV-312/6404; el-Leknevî, el-Âsâru’l-Merfû’a, s. 42-3; Kastalanî, Mevâhibü’l-Ledünniye: 1/6; Krş. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, C.1, 262-265-266.]

Tasavvuf, akılla kurulan bir ilim değil; vahyin ışığıyla açılan bir idraktir. Kaynak, nefsin sezgisi değil, peygamberin beyanıdır. Çünkü ilim, Resûl’ün kalbinden taşan nura dayanmadıkça tehlikelidir. Her hakikat, o nurla ölçülmelidir. “Andolsun ki Allah’ın Resûlünde sizin için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb 21). Söz, kaynağından alınmadıkça nur vermez.

Bu hadis, Nûr-i Muhammedî’nin ezelî başlangıcını haber verir. Yaratımın ilk nefesi, o nurdur. Her şey, o nurun gölgesinden vücut bulmuştur. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben olmasaydım, sen olmazdın” sırrının mazharıdır. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 107). O nur olmasaydı, varlık karanlıkta kalırdı.

Bu hadis, bütün yaratılış mertebelerini bir nurun bölünmeleri olarak anlatır. Kalemden Levh’e, Arş’tan insana kadar her şey, o nurlu kaynaktan doğmuştur. Yaratım, bölünme değil, zuhurdur; çünkü Nur-i Muhammedî’nin bir damlası bile tüm kâinatı aydınlatacak kudrettedir. “O, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer 49). Bir damla nur, bin âlemi diriltir.

Bu kaynaklar, hadisin sahihliğini teyit eder. Tasavvuf erbabı, bu hadisi mecaz değil, hakikat olarak okur. Çünkü onlar için Nûr-i Muhammedî, yaratımın sebebi, varlığın özüdür. İlmin aslı, o nurun feyzinden doğar. “O, size Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi.” (Bakara 151). Hakikat, rivayetin satırında değil, mananın derinliğindedir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurmuştur: “Allah buyurdu: ‘Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım.” [Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbn Hibban, el-İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ I-265/827.]

Bu rivayet zinciri, ilahî tecellînin tarih boyunca nasıl aktarıldığını gösterir. Her dönemin âlimleri, bu hakikati farklı kelimelerle anlatmış; ama öz hep aynı kalmıştır: Allah nurunu kendi sevgilisiyle açığa çıkarmıştır.

Bu kudsî hadisteki sır, tecellînin merkezidir. Allah, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurunu kendisinden yaratmıştır; sonra bütün varlık, o nurun tecellîsinden doğmuştur. Bu, “yaratım tecellîsi”nin özüdür: Allah’tan Resûl’e, Resûl’den kâinata akan bir kudret zinciri.

“O’nun nurunu tamamlayacaktır.” (Saf 8). “Resûl’ün nuru, varlığın kalbidir; kalbi sönerse âlem kararır.” “Allah, peygamberlerinin nurunu söndürmek isteyenleri hüsrana uğratır.” (Saf 8). Nurun kaynağı tek, diller bin; ama mana birdir.

İşte hadislerden yol aydınlığı edinir ve tefekkürümüze tefekkür katarız. Hadis, kalbe düşen ışıktır; tefekkür, o ışığın yeryüzüne yansıması. Kim hadisten nur alırsa, düşüncesi ilahî olur. Tefekkürsüz hadis kuru kalır; hadissiz tefekkür sapar. Bu ikisi birleştiğinde kalp, yaratımın sırrına yaklaşır. “Onlar ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.” (Âl-i İmrân 191). Tefekkür, bir anlık secdedir; secde, ebedî tefekkürdür.

Yaratım tecellîsi, Allah’ın “Ol” emrinin yankısıdır. Varlığın her zerresi o yankının içinde titreşir. Bu yüzden her şey Allah’ı zikreder; kim fark ederse, kâinatla zikir eder. Nûr-i Muhammedî, Allah’ın rahmet nazarının ilk aynasıdır. Bu nuru tanıyan, yaratımı tanır; yaratımı tanıyan, yaratıcıyı idrak eder.

Tecellîyi hulûlle karıştıran, Allah’ı mahlûkla sınırlar. Hakikat ehli bilir ki; Allah her şeyi kudretiyle var eylemiştir ama hiçbir şey değildir, her şeyi kuşatır ama hiçbiriyle ittihad veya hulul barındırmaz.

“Her şey O’ndan, yine O’na.” Yaratım, bir başlangıç değil, dönüşün ilânıdır. “Nur, nura yönelir.” Kalbini arşın üstüne çevir; karanlık oraya çıkamaz. “Tefekkür, ibadetin kalbidir.” Her zikir, yaratılışı yeniden okumaktır. “Resûl’ün nuru olmadan yaratım anlaşılamaz. O, varlığın sebebidir. “Tecellîyi tanımak, benliği terk etmektir.” Çünkü tecellî, “Ben”in eridiği yerdir.