Bakara Suresi 33. ayette der ki; “Rabbin dedi ki: ‘Ey Âdem, onlara bunların isimlerini haber ver.’ Ne zaman ki onlara onların isimleriyle isimlenerek haber verdi; o zaman Rabbin meleklere dedi ki: ‘Ben size demedim mi, muhakkak ki ben göklerin ve yerin gaybını bilirim. Hem açığa çıkardıklarınızı da bilirim ve gizlediklerinizi de bilirim.’”
Bu ayet, Âdem’in bir “ezber isim sayma”dan öte, kendi derununda cem olunan hakikatleri meleklere ilan etmesini işaret eder. İsimler, esmaların dokumasıdır; Âdem bu dokumayı bizzat kendi varlığında taşır. Meleklerin bilmediği, erişemediği bir bileşim, insanda zuhur eder. Böylece halifelik, kuru bir unvan değil, cem edici bir kuvve olarak insana verilmiştir.
Hz. Âdem’e yeryüzünde halifelik makamı verilince, Allah Âdem’e dedi ki; meleklerde ve cinlerde olan, hem onlarda oluşturmadığım ve sende olup senin varlığını onlarla donattığım esmaların dokumalarıyla ve varlığını o kuvvelerle resmedilmiş bir hâlde haber et.
Halifelik, “siz de biraz yönetin” demek değildir; Esma-i İlahiye’den insana emanet edilen bileşik dokunun şahitliğini üstlenmektir. Melek ve cin, kendi görev alanı kadar esmaya mazhardır; insan ise onların sahip olduğu nice melekeyi özüyle birlikte taşıyan bir toplam varlıktır. Âdem’e “haber ver” denmesi, işte bu emanetin açığa çıkmasıdır.
Burada Âdem aleyhisselam, kendi deruni varlığında oluşan bileşim dokumasının muazzamlığını ortaya çıkararak meleklere adeta meydan okuyor.
Âdem, taşıdığı esma bileşiminin idrakiyle konuştuğunda, aslında “Ben” diye konuşan, Esma’nın insandaki tecellisidir. Melekler, kendi mertebelerinin dışına çıkamazken, Âdem, mertebeler üstü bir cem hâlinde görünür. Bu, kibir değil, emanetin şahitliğidir; ama bu emaneti unutan insan, aynı kuvveleri günaha sarf ettiğinde, meleğin bile korktuğu bir sapma ortaya çıkar.
Melekler ise, Allah’ın kendilerini yarattığı işleme yatkın olarak gerekli olan kuvvelere haizdiler. Hz. Âdem aleyhisselam ise, tüm her bir meleğin sahip olduğu kuvve yanı sıra, meleklerde zuhur etmeyen daha nice nice kuvvelere haiz olarak yaratıldı. Ayrıca insana ruhundan üfleyerek sonsuzluk hissi ile donatıldı.
Meleklerin kuvvesi, görev alanıyla kayıtlıdır; onlar isyan etmez, ama mertebe de aşmaz. İnsana ise “ruhundan üfleme” ile sonsuzluk hissi konuldu; bu yüzden insanın arzuları da, korkuları da, muhabbeti de sınırsızlık ister. İşte insanda olup meleklerde olmayan kuvve, bu cem edicilik ve sonsuzluk hissidir: Hem en aşağıya düşebilecek, hem de meleklerin ötesine yükselebilecek bir meydan okuma gücü…
Artık insan, insanlığının farkına varınca, istediği kuvveyi fena dairesinde değil, beka dairesinde seyrine sunup, sonsuzluk hissini yaşayarak kuvvelerin seyrine dalabildi.
İnsanın farkı, bu sonsuzluk hissini nefsânî fenaya değil, Rahman’ın bekasına yöneltebilmesidir. Nefsine bakan bu kuvve, onu kibirde boğar; Hakk’a bakan bu kuvve, onu “fenâ fillah, bekâ billah” ufkuna taşır. Aynı kuvve, ya cehennem ateşi gibi yakar ya da marifet kandili gibi yakar.
Örneğin; rahmetle nazar edince insan, sadece belli bir iş için rahmet dokuması yapmaz, genel bir platformda tüm zerreleriyle rahmeti karşı tarafa aktarabildi. Veya insan; herhangi bir konuda gazabını ortaya dökerse, tümüyle merhametten uzak bir bakışa bürünerek, sonsuz bir nazariye ile gazabını dökebildi.
İnsanın rahmeti de, gazabı da “sonsuzluk idraki”yle birleşince, bir damla su gibi değil, bir okyanus dalgası gibi tesir eder. Merhametli bir kalp, tek kişiye değil, bütün ümmete yönelen bir şefkat taşır; öfkeye teslim olmuş bir kalp ise, tek olaya değil, hayatın tamamına kızar. Melek, rahmetle vazifeliyse hep rahmet, gazapla vazifeliyse hep gazap taşır; insan ise aynı kalpte, bu zıt kutupları bir arada taşır.
Melekler ise, sonsuzluk nazariyesi onlarda olmadığı için, fena dairesinde kendilerine verilen rızık kadar işlevlerini ortaya çıkarıyorlardı.
Melek için “yeter” diye bir sınır vardır; görevini yapar ve durur. İnsanda ise sınır, niyet ve irade ile çizilir. O yüzden insan, melekten üstün olma potansiyeline sahiptir; ama aynı potansiyelle şeytandan daha aşağıya da inebilir. Sonsuzluk hissiyle yüklü bir varlık için, “rızık kadar amel” yetmez; ya sonsuza açılır, ya sonsuza kırılır.
İşte kendisine emanet edilen hilafet görevi ile, Hz. Âdem de özünde bulduğu tüm manaları sonsuzluk nazariyesi ile aktif olarak fiiliyata döküp, istediği melekeyi bilfiil melek olarak zuhur edince, Allah meleklere der ki; “Size demedim mi semaların ve yerin gaybını bilirim, hem bilirim açığa çıkardığınız şeyleri, hem de bilirim kıstığınız şeyleri.”
Âdem’in secdeye konu oluşu, onun çamur bedeninden dolayı değil, esma bileşiminden dolayıdır. O, içindeki kuvveleri Hakk’a dönük fiiliyata döktüğünde, melekiyetin dahi hayret ettiği bir zuhur ortaya çıkar. Meleklerin kıstığı, yani kendilerinde bulunmayan sonsuzluk ve cem edicilik, Âdem’de açığa çıkınca, ayetteki “Ben bilirim.” hitabı, bu sırrın perde arkasını haber verir.
Meleklerden kısılan sayısız kuvve mevcuttur. Bu kısılan kuvvelerin tümünü de Âdem meydana getirdi. Ayrıca Âdem, hırs melekesini de ortaya çıkardı. Ve daha isimlerini dahi belki duymadığımız nice nice kuvveyi izhar etti.
İnsanda ortaya çıkan hırs, tamir edilirse azim olur, bozulursa yakıp yıkan bir afet olur. Yine cesaret, sabır, şükür, haset, tevazu, kibir gibi nice mevziler, insanın iç dünyasında birer “kuvve alanı” olarak belirir. Melek bunların bir kısmına hiç mazhar değildir; cin de sınırlı yaşar. Ama insan, tüm bu melekeleri bir potada toplayan, sonra da hangi yöne kullanacağını seçen varlıktır.
Yüzeysel olarak baktığımızda sanki karşılıklı olarak konuşulan bir ortam… Başka izah şekli yok ki. Bir de bu ayette sadece meleklerden bahseder, nasıl oluyor da sonraki ayetlerde şeytanın da secde etmesi bekleniyor?
Kur’an’ın dili, bazen topluluğun en belirgin tarafını anarak tümünü kasteder. İlk sahnede “melekler” zikredilir; ama nari katmanın temsilcisi olan İblis de o ortamda imtihana tabidir. Yüzeysel bakınca sanki sadece melekler konuşuyor sanılır; derin bakınca nur ve nar boyutlarının aynı sahnede imtihana çekildiği görülür.
Bununla beraber şeytan melek midir, cin midir kavgası başlayıp gidiyor. Bir takım âlimler bu ayete bakar ve der ki; “Şeytan meleklerdendi.” Bir takım insanlar da başka ayetlere bakar ve der ki; “Cinlerdendi.”
Olay şu… Nur katmanın tüm melekeleri Âdem’e secde ederken, nar katmanın melekeleri ona boyun eğmedi. Yani onu rahatsız edecek tarzda yaratıldı.
İblis’in cinlerden olduğu açıkça bildirilmiştir; ancak sahne meleklerle beraber olduğu için, imtihana mazhar oluşu da aynı anda gerçekleşmiştir. Nur boyutunun melekeleri secde ile teslim olurken, nar boyutunun temsilcisi isyanla ortaya çıktı. Böylece insana iki yol gösterildi: Nur’a secde eden melekî hat ve nar’a saplanan şeytani hat.
Onun için de sürekli racim olan şeytandan, yani nari katmanın varlıklarından Allah’a sığınılması ayetle üzerimize farz edildi. Onun için de eûzü ve besmele ile ayetlere başlar, öylece Kur’an’a dokunuruz.
Racim; taşlanmış, Allah’ın huzurundan kovulmuş olan anlamına gelir. Bizim literatürümüzde ise şu anlama gelir: Nari katmanın içinde mahpus kalmış, melekûta sıçraması mümkün olamayan demektir. Aynı bu şekilde olan insanlar da vardır.
“Racim” vasfı, şeytanın kendi tercihleriyle nari katmanda kilitlenmiş hâlini anlatır. Bir insan da, ısrarla nefsi ve narî arzuları merkeze alınca, kendi iç dünyasında “melekûta sıçrayamayan racim” hâline düşer. Bu yüzden “eûzü” demek, sadece dıştaki bir varlıktan değil, kendi içimizdeki nari melekelerden de Allah’a sığınmaktır.
Kendilerini nari katmanına kitler, şeytani vesveselerle diğer insanları etkilemeye çalışırlar. Burada bizler, Allah’a sığınıp, nari katmanı taşlayıp, ötesindeki melekûtî âleme geçiş sağlarız. Onun için de “eûzü de billahi” diye sığınırız Allah’a…
Yani bende Allah’ın kuvvet ve kudretinin izharını isteyip, yani rububiyet alanımızı o şekilde aşılayıp geçmeye çalışırız. Rububiyet alanımızın aşılanması çok önemlidir. Bu konudaki tüm istek dualarının başına “B” harfi gelir. Öylece gerekli olan korumayı rububiyet alanımıza indiririz. Artık korunaklı oluruz.
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm deriz. Allah’a “B” harfinin içeriği ile sığınırız. Aşımızı olur ve serbest dolaşıma çıkarız.
“Bi-llah” deyişimiz, “kendi gücümle değil, Allah’ın kuvvet ve kudretiyle” demektir. “B” harfi, bizim aczimle O’nun kudreti arasındaki köprüyü hatırlatan incelikli bir sırdır. Eûzü ile narî vesveseleri taşlarız; “bi-llah” ile melekût kapısına yöneliriz; Rahman, rububiyet alanımıza koruma indirir. Böylece insan, içindeki meleki melekeleri ayağa kaldırır, narî melekeleri ise kontrol altına alıp Hakk’a yöneltir.
Anlıyorum ki, Bakara 33’teki “Ey Âdem, bunların isimlerini onlara haber ver.” hitabı, insanın melekten farkını, yani Esma-i İlahiye’yi cem eden ve sonsuzluk hissiyle donatılmış bir varlık oluşunu açığa çıkarır; bu yüzden insanda olup meleklerde olmayan kuvve, hem meleki hem nefsani hem de şeytani melekeleri aynı potada taşıyıp, bunları irade ile Rahman’a yöneltebilme istidadıdır; hilafet sırrı da budur.
Meleğin tek kanadını değil, bütün kanatların bileşimini emanet olarak taşımak. Nur katmanının melekeleri Âdem’e secde ederken, nar katmanının temsilcisi olan şeytan isyan ederek “racim” hâline kilitlendi.
İşte bu yüzden her Kur’an tilavetine “Eûzü billahi mine’ş-şeytânirracîm.” diyerek başlar, narî vesveseleri taşlayıp melekût âlemine geçiş için Allah’ın “Bi-llah” sırra bağlı yardımını talep ederim; böyle baktığımda, içimdeki sonsuzluk hissini nefse değil, bekaya yöneltmem gerektiğini, hırs melekesini azme, gazabı adalete, rahmeti şefkate dönüştürmem gerektiğini idrak ederim.
Çünkü insanda olan bu cem edici kuvve, eğer Hakk’a yönelirse meleği geçen bir seyrin kapısı açılır, nefse yönelirse şeytandan da aşağıya savrulmanın kapısı açılır; ben ise Eûzü’nün sığınağına girerek, bu kuvveyi beka yolunda kullanmayı dilerim.