293) CEM MAKAMININ HAKİKATİNE BAKIŞ

Cem makamında kul, artık tüm vehimlere dayalı olan zuhur eden manasını terk etmiştir. Mukaddes mana olan ilahi manalar ile kendisini bulmuştur.

Cem makamı, ayrılığı unutan birliğin idrakidir. Kul artık zannın ötesine geçmiş, varlığı parçalara bölen perdeleri kaldırmıştır. “Ben” ve “O” ayrımının eridiği bu hâl, hakikatte yalnızca “O”nun zuhuru olduğunu sezmekle başlar.

Artık nefsi tüm isteklerini askıya almıştır. Ruhu artık, nefsini kendine yükselmek için araç etmiştir. Geliş noktasına geri dönmüştür. Orada sabit kalmamıştır.

Nefs, artık dizginlenmiş bir binektir. Ruh, o bineği kullanarak seyir eder; ama ne nefsi öldürür ne de onu azat eder. Onu dönüştürür. Çünkü hakikate giden yolda, nefsi yok etmek değil, onu Rabbin emrine ram etmek vardır.

Çünkü nefis bineği ile birliktedir. Seyrini yüceltmiştir. Kalbini mutlak nura ayna yapmıştır. Artık üflenen ruha inmiş ve mutlak saadeti kalbinde toplamıştır.

“Allah, Âdem’e ruhundan üfledi.” sırrı burada yaşanır. Kalp artık nurun aynası olur, benlik yansımaları silinir. O ayna ne kadar safsa, yansıyan da o kadar Hakk’a aittir.

Artık cemalullaha bakmış ve artık gözünü tek saniye oradan çeviremez olmuştur. Oradan halka bakıp her bir halkı da kendi gibi görmüştür.

Cemalullah, ilahî güzelliğin gözde tecellisidir. Kul artık her surette Cemalullah’ı görür; çünkü her şey O’nun yüzüdür. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır.” ayeti, bu makamın kalbinde yankılanır.

Bunun farkında olanları kardeş bilmiştir. Bunun farkındalığına kavuşmayanları ise, bu farkındalığa kavuşturmak için gayrettedir.

Hakikat ehlinin kardeşliği, kan bağıyla değil, nur bağıyladır. O kardeşlik, birbirini Hakk’a ulaştırma gayretiyle yaşar. Gerçek muhabbet, karşısındakini Allah’a döndürmek için çaba göstermektir.

Gayreti sonucu kendisine inananlara kalbini açmış ve onlarla bütünleşip o nazariyeye kavuşmaları için uğraş vermiştir. Kalbini açan, rahmetin kapısı olur. Cem makamında kişi artık “ben” diye bir duvar tanımaz; kalbi rahmetin akış yeridir.

Onu bu yoldan alıkoyanlara karşı da şiddetle bakışa erip Muhammed-ün rasulullah prensibine tam bir zuhur yeri olmuşlardır. İşte bizde biz de cem manası bundan ibarettir.
“Muhammed-ün Rasulullah” gerçeği, Hakk’ın rahmetinin insanda görünür hâlidir. Cem makamında kul, bu rahmetin tecelli noktası olur. Artık o “gören göz”, “duyan kulak” ve “tutan el”dir; çünkü Hakk onunla tecelli eder.

Cem derken bazısı sanır ki, zihninden kendi kişiliğini siler gider Allahın varlığıyla ile birleşir. Hayır… Hakikati bu değildir.

Cem, Allah ile birleşmek değil, O’nda kaybolmadan O’nu görmek makamıdır. Zira “birleşmek” hâlinde iki varlık varsayılır; oysa cem’de sadece tek hakikat kalır. Bu hâl yokluk değil, farkındalıktır.

Hakikati, nefsin bürünümünün yönünü, hak düstura göre tezyin etmesidir. Cem makamının başka manası da vardır. Ama o mana sekrdir ki, kişiye has zevk halidir.

Sekr (manevî sarhoşluk), cem’in içsel lezzetidir. Bu hâlde kişi kendi benliğinden sıyrılır ama Rabbinin emrinden çıkmaz. Zevkle dolu ama sınır bilinciyle dengededir.

Bu zevk hali iki yönlü yaşanılır. Yani iki türlü kalbe iner. Biri aşk ile kendini salmakla, diğeri huşu ile ilimle bütünleşmekle olur. Aşk ve huşu, cem’in iki kanadıdır. Aşk ateştir, yakar; huşu sudur, arıtır. Biri kalbi tutuşturur, diğeri o ateşi ilimle yönlendirir. Huşu, kalbin Allahın ihtişamını seyretmesi, büyüklüğü ve azameti karşısında gücünün hiçliğini zevk etmesidir.

Huşu, kalbin diz çökmesidir. “Secde et ve yaklaş.” buyruğunun içsel yansımasıdır. Huşuda kul, varlığının gölgesini bile görmez. Aşk ise, kalbin içini kaplayan bir sevgi ile, kişinin Allahın azametinde kendini zihnen yok etmesidir.

Aşk, kalbin alev almış hâlidir. Sevgi, burada sadece his değildir; yoklukla varlığa dönüşen bir şuurdur. Aşık olan, artık yalnız kalamaz; çünkü her şeyde sevgilisini görür. Aşkta kişi kendini adarken, bunu bir insan üzerinden kaydırarak hakka çevirir, işte burada süratle yol alır ama belli noktadan sonra, tehlike başlar.

Tasavvuf ehli bu noktayı “mecz” olarak adlandırır. Aşık, meczuplaşabilir; yani insanî bağ üzerinden hakikat bağına geçemeyebilir. Bu, aşkın zehridir. Onun panzehiri, marifettir. Ve o bağlandığı noktadan soyutlanamaz olur. Soyutlanması çok zor olur. O da ancak

Ya Yunus Emre gibi kovulur, sonra da tutkusu söner. Veya Mevlana gibi, Şems katledilir ve bağlantı noktası gidince soyutlanır. Ve hakka döner.

Gerçek aşk, sonunda sevgilide değil, sevgilinin gösterdiği hakikatte karar kılar. Yunus da Mevlana da bunu yaşamıştır. Biri ayrılıkla, diğeri kayıpla kemale ermiştir. Ama huşu da bu tehlike yoktur. Kişi ilim ve zikir ile tefekkür ve rabıta ile Allahın azametinde hiçliğini idrak eder.

Huşu, aşkın ateşine su taşır. Zikirle aklın, marifetle kalbin birleştiği noktadır. Huşuda ne delilik ne mecaz vardır; sadece bilinçli bir teslimiyet.

Cem-ül cem ise, kişi sadece ilahi nazarla bakıp seyri zevk eder… Hiçbir tanımı yoktur. Cem’ül-cem, artık tevhidin içinde tevhid halidir. Kul, bakan değildir artık; bakılan da değildir; bakışın kendisidir. Bu hâl, dilin sustuğu, gönlün konuştuğu yerdir.

Cem, ayrılığı birliğe dönüştüren şuurdur; kul kendi varlığını Allah’ın nurunda eritir, ama yok olmaz O’nunla var olur. Nefs, cem yolunda düşman değil, binektir; onu öldürmek değil, yönlendirmek gerekir. Aşkın ateşi ile huşunun sükûnu birleştiğinde kalp saf nur hâline gelir. Cem’ül-cem, bakışın sahibinin de bakışta kaybolduğu makamdır; burada “ben” ve “O” kalmaz, sadece “HU” kalır.

“Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara, 115) “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19) “Beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) Hadis: “Allah kulunun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur.” (Buhârî) Hikmet: “Birlik, varlıkların silinmesi değil, hepsinde O’nu görmektir.”