Konuya başlamadan önce kesinlikle bilelim ki Allah yanı sıra ikinci bir ilah yani tanrısal güç ve kuvvet sahibi olan biri olamaz. Tüm havl ve kuvvet sadece Allah’a aittir. Kimde ne güç ve kuvvet hisseder veya zannedersek, tümünün dayanağı Allah’ın kuvvet ve kudretidir.
Dolayısyla Allah yanısıra gördüğümüz veya görmediğimiz varlıklarda tevehhüm ettiğimiz tüm kuvvet ve kudretin mutlak sahibi de Allah’tır ki, tümü mutlak olarak acziyet içinde Allah’a muhtaçtırlar. Dolayısıyla yegâne ilah sadece Allah’tır. Allah yanı sıra düşüncelerde yer alan tüm ilah/tanrı bildiklerimiz sadece zannımızda ürettiklerimiz. Allah tümünden münezzehtir.
Şimdi konuya göz atalım… Tanrı uludur derdi bir zamanlar müezzinler. Aslı şöyle olmalıydı; “Tanrılar uludur…” Bu cümle, kelimenin köküne inen bir farkındalığı temsil eder. “Ulu” olan yalnız Allah’tır. Ancak insan, içindeki güç merkezlerini tanrılaştırarak “ululuk” kavramını bölmüştür. Hâlbuki ululuk, teklikten doğar; çokluk onu perdeler.
Acaba ne demek istedim? Bu soru, kişinin kendi iç muhasebesidir. Çünkü her söz, bir kalp hâlinin yankısıdır. İnsan söylediğinin anlamını düşünmezse, kelime onun elinde bir gölgeye dönüşür. Ya Allah “Ekber” olur ya da tanrılar “ulu” olur; ama kul, her iki hâlde de istediğine ulaşır.
Kişi yöneldiği şeye göre biçim alır. Allah’a yönelen hakikate, tanrılara yönelen ise vehmine kavuşur. İstek aynı gibi görünse de, yönelimin kaynağı sonucu belirler. Evet, işte tanrılar edinen de konsantre olur, kendi yönelir ve tanrılarının verdiğini sanır.
Yönelişin merkezinde ne varsa, kudret de oradan akar. İnsanın tanrı edindiği şey, aslında kendi vehmidir. Vehme konsantre olan, kendi hayalini kudret sanır.
Allah’a iman edenler de kendi konsantre olur ve istediğine ulaşır. Teveccüh (yönelme) Allah’a olursa, kalpteki dağınıklık toplanır. “Allahu Ekber” derken insan, kendi vehmini susturur ve tek merkeze bağlanır.
Bazısı da şöyle olur, yani üçüncü şık… Tanrılara da inanmaz, Allah’a gerektiği gibi yönelmez; konsantreyi yakalayamaz ve öylece mahrum kalır ki…
Bu, günümüz insanının hâlidir. Ne inkâr eder, ne tam teslim olur. Kalbi arada kalır. Kalbin yönü net olmadıkça, enerji dağılır ve ruh yoksullaşır. Dünya üzerindeki insanların geneli böyledir. Gaflet, çağların ortak hastalığıdır. Çünkü çoğunluk yönelmesini bilmez. Nereye bakacağını bilemeyen, nerede olduğunu da anlayamaz.
O yüzden de dünya üzerindeki insanların geneli açlık sınırının altında yaşar. Aslında açlık, sadece midede değil; kalpte başlar. Ruh doymazsa, nimet de anlamsızlaşır.
İnsanların ekseriyeti karamsar kalmış ve ne yapacağını çözemez olmuştur. İşte kişi, ilahi vahiyden kopunca kendi sesini tanrılaştırır. Böylece içsel pusula şaşar, hakikat pusulası kırılır.
Bir örnek ile konuyu az genişletelim…
Şöyle hikâye edilir, doğru yanlış bilmem ama hikâyede can alıcı noktalar olduğu için zikredeyim…
Bir gün, Caner isminde bir şahıs oğlunu işe yerleştirmek için meclise gider. Onun memleketlisi ve uzaktan merhabası olan bir kişi bakan olmuştur.
Meclisin bahçesine girer ki, bakan önde, korumalar arkada makam arabasına doğru gidiyorlar. Önceden merhabası olduğu için hızlıca yanına giderken korumalar tutar. Bizim vatandaş mahalle diliyle, “Oğlum Memo, ben geldim; tanımadın mı beni?” der.
Bakan, “Ooo, hoş geldin!” diyerek Caner’e sarılır. İki dakika ayaküstü candan muhabbet eder, vedalaşıp yoluna devam eder.
Tüm korumalar ve çevresindekiler baka kalırlar ki, bizim köylü Caner’i bakan derdini bile dinlemeden gitmiştir.
Caner durur, oturur meclisin bahçesinde; bakanın gelmesini bekler. Derken aradan beş saat geçer ki bakan gelir. Bakar ki Caner hâlâ orada oturuyor.
Yanına yaklaşır ve der ki: “Oğlum, benim sana samimiyetle sarılmam ve hürmet göstermemle ben ayrıldıktan sonra, sen bu korumalar ve bürokratlarla baş başa kaldığında, isteseydin değil oğlunu, seni dahi istediğin yere müdür yaparlardı. Çünkü herkes ikimizi dost belledi. Sen ise burada kalıp gene de dışarıdan istedin. Dön git memlekete; oğlunla köyünde çalış. Sana bir şey yapacak değilim.”
Bu hikâye, tevekkülün sırrını anlatır. Allah, kuluna yakınken o yakınlığı değerlendiremeyen, “dışarıdan yardım” bekleyen insanın halidir bu. Dostluk Allah’la kurulmadıkça, sebepler işe yaramaz.
Şimdi düşünün… Bizim ardımızda sonsuz bir güç var ama hâlâ dışarıdan bekleriz; öylece ortalıkta kalırız.
Kul, “yakın olanı” uzak sanır. Oysa Allah, “Ben size şah damarınızdan daha yakınım” (Kaf, 16) buyurur. Yakına yabancı olan, uzakla meşgul olur. Ne tanrılara inanıyoruz ne de Allah’a tam dayanıyoruz. Öylece ortada kalıyoruz.
Bu hâl, çağın iman yorgunluğudur. İnsan içindeki kudret merkezine yabancılaştı; ne inkâr edebiliyor ne teslim olabiliyor. Allah, tüm tanrıları reddetmemizi emredip yegâne olarak sadece kendisini mutlak ilah/tanrı olarak tanımamızı ister.
“Lâ ilâhe illallah” bu yüzden önce reddir, sonra ikrardır. Önce “tanrılar” silinir, sonra “Allah” sabitlenir. Öylece sonsuz güçle senkronize olup amacımıza ermemizi hedefler. Tevhid, varlıkla Yaratan arasındaki tüm perdeleri kaldırmaktır. Kalbin yönü Allah’a dönünce, kudret frekansı tekleşir.
Başka bir örnek vereyim…
Adam sırtında yüksek kademede olduğu birini hissederek istediği gibi konsantreyi yakalayıp özgüvenle yönelir. İşte o da ona yalancı bir tanrı olmuştu. Öylece konsantreyi yakalayıp yükselmişti.
Bu huzuru kalbi bilmeyen de der ki: “O namaz bile kılmıyor ama işi rast gidiyor. Ben ise o kadar amele rağmen Allah neden beni desteklemiyor?”
Bu, niyetin sırrıdır. Allah herkese sebeplerle verir ama niyeti hakka yönelenin bereketi daim olur. Kibir, huzurun önüne perde çeker.
İşte yanlış düşünce tarzındandır tard olunmuşluk. Esas olan kalpteki konsantredir. Sen Allah’tan dışarıdan beklersin. O ise, yalancı tanrısı yüzünden yakaladığı konsantre ile özünden çekip kendisine doğru getirmeyi başarmıştır.
İnsan, yönelişin merkezini karıştırdığında huzuru kaybeder. Zikir, yönelişi yeniden Allah’a sabitleyen içsel bir pusuladır.
Başka örnek vereyim…
Bir adam varmış, çok zengin bir arkadaşı varmış. Yanına gidiyor ve diyor ki: “İş kurmak istiyorum, bana destek ol.” O da der ki: “Ne kadar paran var?” “Bin beş yüz gram altınım var, ama işim için yetmez.” Arkadaşı der ki: “Sana bir teminat mektubu vereceğim. İçinde beş bin gram altın teminat var. Ne zaman sıkışırsan bankaya git ve istediğin kadar al, sonra bana ödersin. Ama zor durumda kalmadıkça bu krediyi kullanma.”
O da mektuba güvenerek gider, altınlarını bozdurur. İşini epey borçlanarak kurar ve aradan bir yıl geçer. Tüm borcunu ödemiş, mektubu hiç açmamış, bakar ki teminatı kullanmaya ihtiyaç kalmamış. Teminatı geri götürür, teslim eder. Arkadaşı zarfı açar ki, içinde boş bir kâğıt vardır.
Arkadaşı der ki: “Bak, sen teminatıma güvendin. Güç alıp çalıştın. İçinde asla bir güvensizlik hali oluşmadı. Aynı bu şekli bana hocam yapmıştı, ben de sana yaptım ve başardın.”
İşte bu, imanın sembolüdür. Teminat mektubu görünür, iman görünmezdir; ama her ikisi de güven duygusunu harekete geçirir. Güvenen kişi, korkudan kurtulur ve gayret eder.
İşte tüm mesele konsantreyi yakalamakta yatar. Ama vehim bizim konsantreyi hep dağıtır. Vehim, şeytanın en sinsi silahıdır. Zikir, vehmi susturur; kalbi yeniden merkeze toplar.
İşte o mektup, onun tanrısı olmuştu. Öylece konsantreyi yakalayıp çalışmıştı. İşte bilelim ki Allah yönelim, yegâne konsantre merkezidir. Bu konsantreyi yakalayan kurtulur.
Allah’a yönelmek, her şeyin özüyle bağ kurmaktır. Kimin yönü Allah’a sabitse, onun istikameti de sağlamdır. Gerisi dünyada şeref elde etse de, ahirette mahrum olur.
Zahirde izzet, bâtında zillet olabilir. Kalbin yönü Allah’a dönmedikçe, elde edilen her şey bir seraptır.
Umarım bir şeyler yazabildim… Evet, bu yazdıklarım kalbe doğan bir tefekkürdür. Çünkü insanın yönü nereye ise, varlığı da oraya akmaktadır.
“Allah” ismi, tüm tanrısal merkezleri çözen bir kudret anahtarıdır. Kalp, yönünü tek merkeze sabitlemediği sürece huzur bulamaz. İman, görünmeyen bir teminattır; o teminata güvenen çalışır ve başarıya ulaşır. Zikir, dağınık bilinci toplar; vehimden kurtulmanın yegâne ilacıdır. Tevhid, “Lâ” ile arınmak, “illallah” ile dirilmektir.
“Lâ ilâhe illallah” Allah’tan başka ilah yoktur. “Ben kuluma şah damarından daha yakınım.” (Kaf, 16) “Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talâk, 3) “Allah kulunun zannı üzerinedir.” (Hadis-i kudsî) “Her kim Allah’a yönelirse, O da ona yönelir.” (Hikmetli söz)