307)KUR’AN VE RESÛL’ÜN AYRILMAZLIĞI

Sadece Kur’an yeter deyip bunu da mealle halledenler, peygambere iman ve itaat gerekmez diyenlerdir. Böyleleri dini İslam-ı Mübîn’i terk etmişlerdir.

Bu söz, asrın en büyük fitnelerinden biridir. Çünkü Kur’an’ı anlamak, onu indirenin rehberliğini inkâr ederek olmaz. Nübüvvet zincirini dışlayan anlayış, hakikatte kitabı da yıkar. Kur’an’ın her ayeti, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) diliyle açıklanmıştır; çünkü o dil vahyin aynasıdır.

Şimdi düşünelim… Madem Kur’an insanlık için fiiliyatında ve muamelatında lazım olan her adımı tek başına anlatıyor, o zaman neden peygamber göndermeye ihtiyaç duyuldu? Allah bir kitap yazıp yukarıdan aşağıya sarkıtıp indireydi ya. Veya yerden çıkarsaydı ya. Çünkü gücü her şeye yeter. Peygambere ne ihtiyaç olurdu ki?

Bu sorular, Kur’an’ın “Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; içlerinden onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran bir peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân, 164) ayetinin cevabıdır. Kitap tek başına hüküm taşır; ama o hükmü canlandıran, peygamberin sünnetidir. Peygamber, kitapta yazılanı ete kemiğe bürüyen örnektir.

Eğer sadece Kur’an yeterli olsaydı, nasıl insanlığa inecek derseniz, o zaman gökten değil de bir defada Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e inseydi de, onun sünneti hiç karışmadan “alın size Kur’an ve uyun” denilmez miydi?

Kur’an yirmi üç yılda indirildi. Bu, insanın dönüşüm sürecine denk bir eğitim metodudur. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı, o eğitimin uygulamasıdır. Ayetler, O’nun yaşadığı olaylarla anlam kazandı. Dolayısıyla Kur’an’ı sünnetsiz anlamak, kitabı bağlamından koparmaktır.

Oysaki imanın dördüncü şartı peygamberlere iman etmektir. Eğer ki peygambere iman, onun amelleriyle amel etmek değilse, o zaman peygambere iman kişiye neyi katar ki?

“Peygambere iman”, onun sözlerini doğrulamak değil, onun gibi yaşamaktır. Kur’an, “Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 80) buyurur. Bu ayet, imanla amel arasındaki bağı kesinleştirir. Peygambere iman, sünnetine tabi olmayı zorunlu kılar.

Zaten kitaplara iman şıkkı imanın üçüncü şartıdır.
Görmüyor, düşünemiyor, akledemiyor musunuz ki; Allah’ın kitabı dediğimiz Kur’an’ın kaç farklı çevrisi yapılmış ve hâlâ yapılıyor? Ama Kur’an’ın her mealini okuyan kişi aynı şeyi anlayabiliyor mu?

Her meal bir yorumdur. Arapça kelimelerin derinliği, tek kelimelik karşılıklarla kaybolur. Kur’an bir denizdir; mealler o denizden alınan avuç sudur. O yüzden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Kur’an’ı kendi görüşüyle tefsir eden hata etmiştir” buyurmuştur (Tirmizî, Tefsir 1).

Evet, her bir çeviri bir yorumdur. Hakikati bilmeyen, sağır ve “a’ma”lar yani okuryazar cahiller; insanların yazdıkları yorumlara “Kur’an ve vahiy” derken, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Kur’an uygulanışına kulak kapatırlar. Tek dertleri Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in adı anılmasın da, ne anılırsa anılsın olmuştur.

Bu tavır, kalplerdeki nifakın işaretidir. Tarih boyunca Resûl’ün ismini gölgelemeye çalışan her düşünce, aslında kendi karanlığını büyütmüştür. Çünkü Kur’an’ın nuru, Resûl’ün ahlakıyla parlar. Onun adı silindiğinde, kelam da kuru bir metne döner.

Nedir bu peygamber düşmanlığı? Nedir Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz düşmanlığı? Bir de utanmadan Müslüman olduklarını iddia ederler. Bilerek veya bilmeyerek peygambere savaş açmışlardır. Oysaki kim peygambere savaş açmışsa, Allah’a savaş açmıştır.

“Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, Allah’ın gazabı onun üzerinedir.” (Enfâl, 13) buyurulmuştur. Peygamber düşmanlığı, aslında nefsin kendi kibriyle savaşıdır. Peygamber’i reddeden, kendi içindeki ilahi sesi susturur.

Kur’an ve vahiy piyasada yazılı olan onlarca çeviriden hangisidir? Hepsi mi vahiydir? Kaç tane Kur’an vardır? Her biri ayrı bir tarzın mahsulüdür.

Kur’an bir tanedir. Fakat insan anlayışı çoktur. Bu yüzden Kur’an, “Ona temizlenmiş kalplerden başkası dokunamaz” (Vâkıa, 79) buyurur. Temizlenmemiş kalp, meali anlar ama manayı göremez.

Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesi olan Kur’ana bakış ve uygulanışını devre dışı edip kendi düşüncelerini sünnetin yerine koyanlar kimlerin hizmetindedirler?

Sünneti seniyeden uzaklaşıldıkça ve sadece meale yönelip, ayetleri kendi bilgi seviyelerine göre yapılan meallerden çeviriler okundukça, Kur’anı anlama seviyesi azalıyordur.

Sünnet, Kur’an’ın yürüyen hâlidir. Sünnetsiz Kur’an okumak, pusulasız denize açılmak gibidir. “Ben yalnız Kur’an’la yetinirim” diyen, aslında Kur’an’ın rehberini reddeder.

Müslüman bilincindeki insanlar meal okudukça, Kur’an’ın vermek istediği ruhtan uzak bilinçlere kayıyorlar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünneti terk edilip meal okundukça, samimi dindarlık azalıyor. Çünkü meal Kur’an olmayıp, Kur’anın vermek istediği mesajı asla vermiyordur.

Kur’an bir ruhu taşır; o ruhu üfleyen sünnettir. Meal yalnız harfleri verir, ruhu vermez. Harf kalır, nefes kaybolur. Dindarlık da harflerle değil, ruhla yaşanır.

Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesi terk edilip meal okundukça, dinin manevi atmosferinden uzak bir halde, materyalist bir mantık yaşantıya egemen olmaya başlıyor.

Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesi terk edilip Meal okundukça, Kur’anı şu kadar kere okudum da dinden çıktım diyenlerin sayısı artıyor.

Oysa ki okudukları Kur’an değil, falanca ve filancanın kendi düşüncelerine göre Kur’andan anladıklarıdır.

Örneğin yapılan telkinler sonucu son 30 yılda 1400 senenin toplamından daha fazla meal okunmuştur.

Buna rağmen 30 sene öncekine nazarla dindeki iman ve amel kalitesinde artma olduğunu hiç kimse söyleyemez. Aksine azalma vardır. Hatta hatta dini İslamı mubine muhabbetlerini yitirenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

Sadece meal okumak ve meal ile İslam hakkında hükümlere varmak müslüman olmanın garantisi olamaz. Çünkü mealden Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesine yani düşünce alanına ve yaşam tarzına ulaşılamaz.

Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesi olan yaşama bakış açısı bilinmeden sadece meal ile ne Kur’anın maksadı ne de muradı anlaşılmaz.

Malumdur ki her ayetin bir sebeb-i nüzulü (iniş sebebi) vardır. Dolayısıyla ayetler yaşanmış olayların ardından nazil olmuştur. Sebep ve sonucu birbirine bağlayan ilahi hükümlerdir. Bir yaşam alanındaki olayları özetleyen özet hükümlerdir. Detaylar ise, sebebi nuzülün işlev ve prensiplerine saklıdır.

Sebeb-i nüzul bilinmeden ayetler parçalanır. Hz. Ömer (radıyallahu anh) der ki: “Kur’an’ı nüzul sebeplerini bilmeden okuyan, yanlış hüküm verir.” Ayet bir olayın ruhudur; o olayı bilmeyen, hükmü yanlış anlar.

Sen sünneti ve hayatın gerçeklerini kulak ardı ederek sadece ayetlerin meallerine bakarsan, Allah’ın mesajını anlayamazsın. Kafana göre bir algı oluşturursun ki, hem dalalete sapar hem de insanların da helakine sebep olursun.

Kur’an’ı anlamak tevazu ister. Çünkü akıl tek başına yeterli değildir; kalp rehber ister. Sünneti terk eden, Kur’an’ı kendi hevasına göre eğip büker.

Bu hâl, “mealzede” diye anılan yeni bir hastalıktır. Yani meal okuyup imanı zayıflayan kitleler. Çünkü onlar metni okur, maksadı anlamaz. Peygamber’in rehberliğinden kopan, sözde Kur’an’a sarıldığını sanırken aslında kendini boşluğa bırakır.

Kur’an tarih içinde nazil olmuştur. Onu tarihten koparmak, ruhsuz bir metin hâline getirmektir. Oysa “Bu Kur’an, düşünesiniz diye ayetlerini açıklanmış bir kitaptır.” (Yusuf, 2) buyurulur. Düşünmek için bilmek gerekir.

Eğer sebebi nuzül arka plan bilgisiyle ayetlerin altını doldurmazsanız, ayetler size hem anlaşılmadığı gibi hem de ilişkisiz sözler gibi görünebilir. Ayrıca vermek istediği mesajdan başka anlamlara kaydırabilir.

O mealleri okuyanlar da “neymiş bu tutarsız cümleler” diyerek dinden iyice uzaklaşıp mealzede olabilirler.

Örneğin bugün yaşanan olaylardan bağımsız olarak cumhurbaşkanının söylediği sözlerinin hepsini toplayıp alt alta sıralayın ve 1000 sene sonraki insanlara okutun. O günün insanı cumhurbaşkanının sözlerini mantıksız ve saçma bulacaktır. İkide bir aynı sözleri tekrarlayıp duruyor diyecektir. Hâlbuki içerideki ve dışarıdaki ülkemizi ilgilendiren güncel olaylar bilinse, o sözlerin neden söylendiği anlaşılır.

Neden aynı şeyleri usanmadan söyleyip duruyor, sebebi bilinir. O zaman kimseye mantıksız ve saçma gelmez. “Haaaaa şimdi anladıııııım” dedirtir.

Tıpkı onun gibi Kur’an Mekke diyor, Medine diyor, hicret diyor, müşrik diyor, kâfir diyor, Yahudi Hristiyan diyor, bedir uhud hendek diyor, ebu lehep diyor, zeyd diyor, köle diyor, cariye diyor vs.

Bu kavramların ayetlerde yer alış sebepleri bilinmeden, nasıl bize Kur’an yeter başka kaynağa ihtiyaç yok denilebilir. Bunu diyenlerin ağzından çıkanı kulakları duyuyor mudur acaba? Yoksa kör ve sağır mı kesilmişler! Birde Kur’anı ilk defa yeni nasıl nazıl oluyor gibi okuyacakmışız!

Arkadaş, manyak mısınız nesiniz, işiniz gücünüz yok mu sizin? Kur’an yeni mi indi de yeni inmiş gibi okuyalım? Bu kitabın indiği bir tarih var, kültürel ortamı var, coğrafyası var, hâkim inanç düzeni var.

Kardeşim bu sert söz, aslında bir öfke değil, hakikate çağrıdır. Çünkü vahiy, boşlukta inmedi. O, Arap yarımadasının karanlığını aydınlatmak için indi. Bugün o karanlığı bilmeden ayetleri yorumlamak, yanlış ışıkta gölge okumaktır.

Hâsılı kelam, Kur’an’ın maksadının anlaşılması için indiği dönemin tüm bilgilerini bilmek şarttır.
Kaynak beğenmemek, kitap beğenmemek gibi bir lüksümüz yoktur. “Bize Kur’an yeter” diyenler, gafillerin ekmeğine yağ sürmektedir.

İlim, kaynakla olur. Sahabe Kur’an’ı anlamak için Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerine başvururdu. Biz de aynı yolu izlemek zorundayız. Kur’an derdine düşen, sünnetten uzaklaşmaz. O dönemi bir nebze dahi aydınlatan ne varsa, hangi kitaplarda hangi olaylar yazılmışsa onlardan yararlanmak zorundayız.

Tabi ki bu, samimi olarak İslam diye bir derdi olanlar için geçerlidir. Yoksa bana Kur’an yeter deyip ayetleri kafasına göre doldurmak istersen meydan boştur.

Eline Kur’an alan istediği ayetten istediği yorumu çıkartıyor; böylece rastgele bir din icat ediyor.
İşte bu yüzden Kur’an derdi olan, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e iman etmek zorundadır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz göz ardı eden, göz ardı edilmiştir.

Kur’an’ı kim peygamberin elinden alırsa, kendi eline düşer. Resûl’ün rehberliği olmadan okunan her kitap, sahibini yalnız bırakır. Allah Resûl’ünü Kur’an’ın canlı tefsiri olarak göndermiştir. O’nu terk eden, vahyin canlılığını yitirir.

“Kim Resûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 80) “Allah, müminlere içlerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur.” (Âl-i İmrân, 164) “Resûl size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr, 7) “Kur’an’ı kendi hevasına göre yorumlayan, hata etmiştir.” (Hadis-i Şerif – Tirmizî)

Kur’an bir ışıktır; o ışığı insanlığa taşıyan, Peygamber’dir. Sünnet olmadan Kur’an harf olur, ruh olmaz. Kim Peygamber’i yüreğinden çıkarırsa, Kur’an da ondan çıkar. Kur’an’a iman, Peygamber’e itaatle tamamlanır.