Yanlış din anlayışı yüzünden yeryüzünde ölenler azımsanmayacak kadar çoktur. Din, insanı yaşatmak için gönderilmişken, yanlış din anlayışı insanı öldüren bir silaha dönüşebiliyor. Bu, dinin değil, dini eğip büken zihniyetin cinayetidir. “Din nasihattir” buyurulmuşken, din üzerinden nefret üretmek, hakikate ihanettir.
Zira aynı dine inandığını dahi iddia eden kişiler birbirlerini rahatlıkla öldürebiliyor. İddia ortak, iman farklı; isim ortak, anlayış farklı. Aynı kitabı okuyan, ama farklı niyetle bakan iki kalp, birbirine zıt iki uçta buluşabiliyor. Kur’an “Birbirinize düşmeyin, sonra gücünüz gider” diye uyardı, ama nefisler bu sesi bastırdı.
Oysaki adam öldürmek, bize kalıntıları ulaşan her dinde kesinlikle yasaklanmıştır. Tarihteki semavî ve beşerî birçok inançta “haksız yere cana kıymak” büyük suç sayılmıştır. Çünkü fıtrat bunu reddeder. Yaratılışın özü, hayatı korumaktır; zulüm, bu özün bozulmasıdır.
Allah’ın şaşmaz kitabını açtığımızda, bunu orada da apaçık bildirildiğini görürüz. Kur’an’da “Kim bir canı haksız yere öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur” mealindeki ayet (Mâide, 32), din adına cinayet işleyen zihniyetin tamamını mahkûm eder. Din, can emniyetini teminat altına alan ilahî nizamdır.
İslam’da İslam’a inananların birbirini öldürmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Mümin, mümine karşı “kardeş” olarak tanımlanmıştır. Kardeşlik varken, silahın meşruiyeti yoktur. “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 10) Kardeş kandan değil, imandan doğar; kan dökerek değil, kanı koruyarak yaşar.
İslam’a inanmayana ise, sana saldırmadıkça sen ona saldıramazsın. Bu, İslam’ın adalet çizgisidir: saldırmayanı öldürmek değil, yaşatmak esastır. “Sizinle savaşanlarla savaşın; haddi aşmayın.” (Bakara, 190) Haddi aşmamak, nefsine savaş açmaktır önce.
Onun için islamda durup dururken taarruz savaşı men edilmiştir. İslam’da savaş, bir “keyfiyet” değil, bir “zorunluluk” hâlidir: savunma ve zulmü durdurma hâlinde meşrudur. Savaş, dinin değil, zaruretlerin lisanıdır.
Ama sana saldırı olduğunda, kendini savunma hakkını Allah sana vermiştir. Mazluma “dur orada” demek zulümdür. İslam, mazlumun elini bağlamaz, zalimin elini bağlamayı emreder. Savunma, insan onurunun korunmasıdır.
Bu durumda da fitneyi yok edene kadar mücadeleyi esas saymıştır. Fitne, iman ve can güvenliğini ortadan kaldıran baskı, zulüm, bozgunculuktur. Din, fitne çıkarmayı değil, fitneyi bitirmeyi emreder. “Fitne öldürmekten beterdir.” (Bakara, 191)
Din, fitne çıkarmayı değil, fitneyi söndürmeği emreder. Gerçek din, ateş yakmaz; ateşi söndürür. Nefis, fitne ateşidir; din, bu ateşe su döken rahmettir.
İşte yeryüzünde hâkim olan tüm dinlerde bu yasak var. Can emniyeti, insanlığın ortak vicdanıdır. Dinler, farklı dillerde aynı gerçeği söyledi: “Öldürme!”
Bir birinizi öldürmeyin der dinin temel kaynakları. Kitaplar “öldürmeyin” der, nefis “vur” der. İmtihan da bu iki ses arasındadır. Kul hangi sesi dinlerse, kaderini o sesle yazar.
Ama ne yazık ki aynı dindekiler dahi, dinin temel kaynakları üzerinde kafalarına göre yorum yapıp, yorumlarını Kur’an ve sünnetin önüne geçirip dinin kuralları olarak görerek, birbirilerini rahatça öldürebiliyorlar.
Kur’an’a değil, kendi hevasına uyan; sünnete değil, kendi çıkarına tabi olan kimse, dinin adını kullanarak dinden uzaklaşır. Yorum, asli metnin önüne geçerse din maskeye döner.
Oysaki bir insanı öldüren, tüm âlemleri öldürmüş gibi azaba düçâr olacaktır. Bir can, bir dünyadır. Onu söndürmek, kâinatın terazisini bozmaktır. Allah, bir candaki sırra kastedene ağır bir azap vadetmiştir.
Masum bir insanı öldürmenin karşılığının ebedî cehennem olduğunu bildirir. “Cehennem” burada sadece ahiretteki ateş değil; dünyadaki vicdan yangınını da işaret eder. Masumu öldüren, aslında kendi içindeki insanı da öldürür.
Adam öldürmeyi, savaş açıp savaş kılıfı ardında da uygulayamazsın. Savaş bahanesiyle nefsi tatmin etmek, zulmü kutsamaktır. “Savaş” kelimesi her fiili meşrulaştırmaz; niyetin ve hedefin de ilahî mîzana uygun olması gerekir.
Allah’ın mutlak dini, özgür insan yetiştirmek ister. Din, köleleştirmek için değil, kulluktan başka tüm zincirleri kırmak için gönderildi. Gerçek özgürlük, Allah’a kul olmakla başlar.
Asla ve asla insanın kimsenin güdümünde olmadan yaşaması ister. Mümin, kula kul olamaz. Yalnız Rabbine boyun eğer. “Yalnız sana kulluk ederiz.” (Fâtiha, 5) ifadesi bu özgürlüğün ilanıdır.
Malesef dine sonradan yapılan eklemelere atfen insanlığın onuruyla oynamayan kalmadı. Sonradan uydurulan yorumlar, dinin asaletini gölgeledi. Din adına yapılan her tahrifat, insan onuruna vurulmuş bir darbedir.
Saygıyla kalıp hürmetle yayılan mutlak din, zorbaların oyuncağı haline geldi. Din, ilk geldiğinde merhamet ve adalet neşet ettirdi; ama zalimler onu kendi iktidarlarının kalkanı gibi kullanmak istediler. Böyle olunca insanlar dine değil, din istismarına nefret duyar oldu.
Allahı’n temiz dini arada görünmez oldu. Hakikat kaybolmadı, sadece perdelenmiş gibi göründü. Din kaybolmaz; onu temsil edenlerin hali bozulunca din gölgede kaldı.
Dine yapılan bidat eklemelerinde, dinin içinden kavram kaydırmasıyla kavramlara yüklenen manalardan dolayı hanginin ek hangisinin orjinal olduğunu ayıramaz durumunda kaldı insanlık. “Cihad”ın manası genişledi, daraltıldı, çarpıtıldı; “şehadet”in manası zulüm kılıfına sokuldu. Kavramlara yanlış yüklenince din de yanlış tanındı.
Oysaki dine bidat sokanın cehennemde yerini hazırlasın dedi dinin mutlak sahibi… “Her sonradan çıkarılan şey bidattir, her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.” (Hadis meali) uyarısı, sadece şekil için değil, dini ruhundan koparan her ek için de geçerlidir.
Bu durumda konudan emin olmak için, bir şeyin dine eklenip eklenmediğine karar vermek için Kur’anı iyice tetkik etmek gerekir. Ölçüsüz din olmaz. Ölçü, Kur’an’dır. Kur’an’a arz etmeyen, amelini havada bırakır.
Sünneti seniyyede Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin uygulamalarını, o anki uygulanış ruhuyla öğrenmek gerekir. Sünnet sadece fiil değil, ruhtur. Dış şekli görmek yetmez; hangi durumda, hangi niyetle, hangi hikmetle yapıldığını bilmek gerekir.
Böylece çarpıtılan ayetler ve hadisler ile konunun mihenginden kaydırılmış hükümleri idrak edip, bize vermek istediği ruha yeniden sarılmamız gerekir. Asıl yapılması gereken, harfi değil, ruhu yakalamaktır. Ruh yakalanınca harf yerli yerine oturur; harf yakalanıp ruh terk edilince, din donuklaşır.
Yoksa kuluna komplo kurup öldürücü tanrısal din algısından kurtulamazsın. Tanrı imajı, komplo kuran bir cellat gibi algılanırsa, insanlar dinden kaçar. Hâlbuki Allah “Rahman ve Rahim”dir; dini yaşatmak için göndermiştir, boğmak için değil.
Ve yaptığını da tanrına mal edersin. Zulmüne “Allah’ın hükmü” kılıfı giydiren, Allah’a iftira etmiş olur. Bu, en ağır vebaldir.
Oysa ki Allah mutlak yaşamı icra etmek üzere dinini bize açıklamıştı. Din, hayata kelepçe değil, hayatı anlamlandıran nurdur. “Size hayat verecek şeylere çağırınca, Allah’a ve Resule icabet edin.” (Enfâl, 24)
Ama kişinin tanrılık yolundaki düşünceleri, mutlak hakikatı algılamayı önledi. “Ben bilirim” diyen, hakikati duyamaz. İlahlık vehmi, hakikat algısının önündeki en kalın perdedir.
Evet, mutlak dine sarılma değil, dinin anlamındaki çarpık anlayış yüzünden dünyada huzur kalmadı. Din bozulmadı; din algısı bozuldu. Allah’ın dini hak; yanlış din anlayışı zulüm oldu.
Allah yeniden Muhammedi nura rücu etmeyi nasip eylesin. Muhammedî nur, Kur’an’ın sünnetle yaşanmış hâlidir. O nura dönmek, hem Kur’an’a hem sünnete dönmektir. Huzur da buradan geçer.
Din öldürmez, yanlış din anlayışı öldürür. Kur’an ve sünnet ruhuyla okunmadıkça, kavramlar silah hâline gelir.
Bidat, sadece şekle eklenen değil, ruhtan koparan her ektir. Allah’ın dini, kula kulluktan kurtarıp, yalnız Allah’a kulluğa çağırır. Huzur, “Muhammedî nur”a dönüşle başlar.