İnsanda “teslimiyet” tohumu fıtraten (yaratılış gereği) vardır. Çünkü “Elestü bi Rabbikum Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına “Belâ (Evet, Sen bizim Rabbimizsin)” diyerek teslim olmuştur. Yani insan ruhu zaten teslimdir; ancak dünya hayatında bencillik (enaniyet) perde olmuştur. Mürşid, o kadim “Belâ” cevabını yeniden hatırlatır.
Teslimiyet, insanın yaratılışındaki en eski sözdür. Bu söz, zamanın ötesinde verilmiş bir söz olduğu için hiçbir perde onu bütünüyle silemez. Mürşid’in görevi, o perdeyi aralayıp kişiye “hatırlamayı” öğretmektir. Çünkü insanın hakiki hatırası, “Rabbini tanıdığı andır.” “Ben onların benliklerine şah damarından daha yakınım.” (Kaf, 16) “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)
Mürşid, insandaki bu kadim cevabı uyandırır. Bunu da nefsin dirençlerini çözerek yapar. Kişiyi kendine değil, Rabbine yöneltir. Onun sözü, hâli ve nazarı kalpte bir “zikir kıvılcımı” oluşturur. Bu kıvılcım, kişinin içindeki “teslim olma kabiliyeti”ni yeniden ateşler.
Gerçek mürşid, kalpteki pası kazır; o pas, yılların gafletidir. Sözüyle gönül aynasını cilalar, nazarıyla o aynaya nur düşürür. Bu nur, “hatırlama” nurudur; insan kendi özünü, yani Rabbine verdiği “Evet” sözünü hatırladığında teslimiyet yeniden doğar. “Zikret ki, seni de zikredeyim.” (Bakara, 152) “Allah bir kulunu severse Cebrâil’e: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!’ der. Cebrâil de semada duyurur, sonra o kul yeryüzünde sevilir.” (Hadis-i şerif)
Teslimiyet canlandığında kişi artık: Mürşidinin zahirinden Allah’ın muradını sezer, emirle benlik arasında direnç oluşturmaz, “Niçin böyle?” yerine “Bunda Rabbimin hikmeti ne?” diye sorar. Teslimiyet, aklın susup kalbin konuşmasıdır.
Kişi nefsin fısıltılarını değil, ilahi hikmeti dinlemeye başlar. O zaman emir, artık dıştan gelen bir buyruğu değil; içten yankılanan bir sevgi çağrısını andırır.
Mürşidin her sözü, Allah’tan gelen bir lütuf gibi duyulur. “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
Bu hâl, zihinle değil kalple olur. Kalp bu teslimiyeti tattığında “Muhammedî nurun akışı” dediğin o ince enerji, yani nur-i iman ve nur-i muhabbet kalpte dolaşmaya başlar.
Kalp, Allah’ın nazar ettiği yerdir. Orada zikir ateşi yanarsa, Muhammedî nur (Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in nuraniyeti) dolaşır. Bu nur, kalpte iman olarak parlar, muhabbet olarak ısınır. Artık kişi kendi benliğini değil, Allah’ın iradesini hisseder. “Gerçekten Allah’ın zikriyle kalpler huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Mürşide teslimiyet “şahsına” değildir; o, yalnızca bir ayna gibidir. Aynada görülen ışık Güneş’e aittir. O yüzden gerçek mürşid, seni kendine bağlamaz; bağını Allah’a çevirir.
Eğer kişi mürşidine “bağlanmak”la kalırsa bu hâl eksik kalır. Ama mürşid vesilesiyle Allah’a yönelirse, işte o zaman “canlandırılmış teslimiyet meleke”si ortaya çıkar.
Hakiki mürşid, kendini aradan çıkarandır. Onun aynasında görülen suret, Allah’ın nurudur. Kişi o nura takılı kalmadan kaynağına yönelirse hakiki irşada erer.
Teslimiyet, bir kişiye değil, o kişi vesilesiyle Allah’a olur. İşte bu fark, zahiri bağlanışı hakiki imana dönüştürür. “Gerçek kullarım, sözü dinleyip en güzeline uyanlardır.” (Zümer, 18)
Teslimiyet melekenin canlanması, insanın ruhunun yeniden Allah’a “evet” demesidir. Mürşid bunu sağlar; çünkü o, Allah’a teslim olmuş bir kalbin örneğidir. Onu seyreden, kendindeki teslimiyet cevherini hatırlar.
Teslimiyet, dıştan öğretilemez; sadece örnekle hatırlatılır. Bir mürşidin sükûnu, bir velinin susuşu, bir salih kulun sabrı, aslında Allah’a “Evet” demenin canlı halidir. Onu görenin ruhu, kendi “Belâ” sözünü duyar yeniden. “Allah’a teslim olan kimse, en sağlam kulpa tutunmuştur.” (Bakara, 256)
Teslimiyet, insanın yaratılışındaki ilk sözdür; mürşid o sesi yeniden duyurandır. Nefs, bu sesi bastırır; zikir, yeniden uyandırır. Gerçek mürşid, seni kendine değil, Allah’a yönlendirendir. Teslimiyet kalpte doğar, akılla değil sevgiyle kök salar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuru, teslim olmuş kalpte akar.