Birine Allah senden razı olsun dediğinizde, yani buradaki amacınız; o kişiye dua edip Allah senden rıza makamına uygun fiillerin oluşması için gerekli ameli nasip eylesindir.
“Allah senden razı olsun” sözü, sıradan bir temenni değil; ilahî rızanın kapısına yönelmiş bir niyazdır. Bu dua, karşımızdakine “Rabbim seni kendinden hoşnut olduğu amellere yöneltsin” anlamında bir manevî talep (niyaz) taşır.
Kişinin bu sözü bilerek söylemesi, karşısındakine nurani bir enerji yöneltmesi gibidir. Çünkü Allah’ın rızası, kulun fiilleriyle ilgilidir; rıza, hâl ile kazanılır, lafla değil. Çünkü Allah, kuldan nimete erenlerin ameli işleniliyorsa kendisinden razı olur. Yoksa razı olmaz ve sonu da cehennem olur.
Allah’ın rızası, nimete erenlerin (salihlerin) yolundan yürüyenlere yöneliktir. Kur’an’da “Allah, mümin erkeklerden ve mümin kadınlardan razı olmuştur; onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” buyrularak, rızanın iki yönlü bir karşılık olduğu bildirilmiştir.
Kişi salih amel işlediğinde bu daireye dâhil olur; aksi hâlde nefsî arzuların karanlığına düşer. “Kim bir kötülük işlerse, onunla cezalandırılır. Kim de salih amel işlerse, erkek olsun kadın olsun, iman etmiş olarak, işte onlar cennete girerler ve orada hesapsız rızıklanırlar.” (Nisâ, 4/124)
İşte biz karşımızdaki insana dua ederek, nimete erenlerin amelinin işlenmesi için onun ruh âlemîne nurani bir destek mesajı yolluyoruz ki, karşıdaki kişi az uyanıp nimete erenlerin yoluna revan olsun.
Dua, ruhtan ruha akan bir enerji bağıdır. Müminin mümine ettiği dua, o kişinin kader çizgisine dokunur. Bu yüzden “Müminin kardeşine gıyabında ettiği dua makbuldür” buyurulmuştur.
Biz “Allah senden razı olsun” dediğimizde aslında o kişiye, “Hakk’ın razı olacağı ameller sende kolaylaşsın” diye bir nur nefesi üflüyoruz. Bu nefes, salih amellerin tohumudur.
Mü’minin mü’ mü’mine duası makbuldür. Öylece Allah ona razı olacağı amelleri kolaylaştırsın. Çünkü kişi kendisini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez.
Dua edenle dua edilen arasında manevî bir teveccüh bağı oluşur. Bu bağ, Allah’ın rahmetine açılan gizli bir kapıdır. “Şüphesiz Allah, bir topluluk kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) ayeti, değişimin insanın iradesine bağlı olduğunu bildirir. Müminin duası, bu değişimin ilahî kıvılcımıdır.
İşte tüm amelimiz duamız zikrimi rabıtamız bu değişimi yapmak içindir. Tüm ibadetlerin özünde dönüşüm vardır. Zikir, duayı diri tutar; rabıta, yönü Hakk’a çevirir.
İnsanın değişimi, Allah’a yönelmesiyle başlar. Zikir dilde değil, kalpte yankı bulduğunda; rabıta bir hayal değil, bir şuur hâline geldiğinde kişi Allah’ın razı olacağı bir kıvama erişir.
Olayın vahametini anlamayanlar, Allah zaten razıdır deyip kişide oluşan helal veya haram dengesini kaybettiriyorlar. “Allah zaten razıdır” demek, sorumluluktan kaçan nefsin sözüdür.
Oysa rıza, ilahî bir makamdır; her kul bu makama eremez. “Allah zalimleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/57) buyruğu, her amelin Allah katında eşit olmadığını bildirir. Bu fark, helal ile haramın ayrımıyla belirlenir. Kişi bu dengeyi kaybettiğinde, Allah’ın rızasından uzaklaşır.
Oysaki Allah, kişiden oluşan iyi amelden razı, kötü amelden razı değildir. Eğer her amelden razı olsaydı, o zaman binlerce peygamber niye tebliğ etti? Peygamberimiz niye kâfir ile savaştı.
Allah, iyiden razı, kötüden razı değildir. Bu hakikat, tüm vahyin merkezidir. Eğer her fiil razı olunan olsaydı, Hakk’ın adalet sıfatı (Adl) tecelli etmezdi. Peygamberlerin gönderiliş gayesi, insanı Allah’ın razı olduğu çizgiye yöneltmektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz dahi “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurarak, rızanın ahlakta tecelli ettiğini göstermiştir.
Herkes razı ve Allah da razı… Ne ala memleket. Kimse rahatsız olmasın. Nasılsa razı… Bu söz, zihinsel gafletin dışa vurumudur. Hakk’ın razı olması, herkesin memnuniyetinde değil, ilahi ölçüde (mizan) saklıdır.
Kötü amele “nasılsa razı” demek, zalimi mazlumla eşitlemektir. Bu ise tevhidin değil, şirk zihninin ürünüdür. Gerçek razılık, Hakk’ın ölçüsünde rahatsız olmayı da bilmektir.
Yok, dostum yok… Biz fiiller âleminin sonucu seyre sunulan kesret âleminde yaşıyoruz. Ve Allah kötü eylemden razı değildir.
Ey dost! Bu âlem, fiillerin yansıma aynasıdır. Her eylem bir yankı doğurur; bu yankı, ahirette karşılık bulur. Kesret âleminde (çokluk dünyasında) Hakk’ın adaleti görünür olur.
“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 99/7-8) ayeti bu hakikatin özüdür. Allah, kötü eylemden razı değildir; çünkü o eylem, varlığın nurani dengesini bozar.
“Allah zalimleri sevmez.” “Allah’ın razı olduğu amelleri işleyenler, cennet nimetleriyle rızıklanırlar.” “Müminin mümine duası makbuldür.” “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür.”
Rıza, Allah’ın hoşnutluğunu gözeten bir bilinç hâlidir. Kötü amelden uzak durmak, bu bilincin kemalidir. “Allah senden razı olsun” diyebilmek, hem bir dua hem de bir sorumluluk ilanıdır. Çünkü Allah, kötü amelden razı değildir.