385) AŞK, FENÂ VE SEVGİNİN ASIL MAKSADI

Fena, sanıldığı gibi aşk yokluğu değil, aksine Allah ile var olduğunu idrak etmektir. Biz aşk yoktur derken bu manada yokluktan dem vurduk. Yani kişiyi asıl amacına ulaştırmada yetersizdir.

Ama kişiyi oyalayıp emmareden çıkardığı için de, birçok âlim tarafından insanlara önerilmiştir. Bari aşka kapılıp emmareden kurtulun denmiştir.

Ama kişi aşkın içeriğini bilmediği için teveddüd ve muhabbetin adını aşk bırakmışsa, ona da diyecek sözümüz yoktur. Çünkü kişi, nasıl bir kavram ile kendisini adanmışlık ruhuna koymuş ise koysun, esas olay dönen sevgi olup sonuca ulaşmaktır.

Burada “fena” derken kastım, varlığın tümden silinip yok olması değil; “Ben, Allah ile varım.” şuuruna uyanmaktır. Yani benliğin kendine ait gördüğü güzellikleri, kudretleri, kabiliyetleri aslında Allah’tan bilmesidir.

Aşkı bu noktada yetersiz buluşum da bundandır. Aşk, insana bu idraki tattırmakta çoğu zaman eksik kalır; çünkü kişiyi duyguda yoğunlaştırır, şuurda derinleştiremez.

Ben “Bizim yolumuzda aşk yoktur.” derken, aşkın tamamen inkârını değil; hedef yapılmasını reddediyorum. Hedef, Allah ile var olduğunu idrak etmiş bir kalbin, muhabbetullah içinde kemale yürümesidir.

Emmâre çukurunda debelenen nefsi, aşk ateşiyle yerinden hoplatmak, asırlardır pek çok âlimin, mürşidin tercih ettiği bir usûldür. “Bari bir şeye aşık olsun da, o vesileyle nefsini toparlasın.” diye düşünmüşlerdir. Buna itiraz etmiyorum; ama burada kalınmasına itiraz ediyorum.

Çünkü aşk, emmareden çıkarmak için kullanılan bir merdiven; mutmainneye yerleşmek için ise muhabbetullah gerekir. Eğer merdiveni ev zannedersem, ömür boyu basamaklarda yaşar, hiçbir zaman odaların huzuruna giremem.

Teveddüd ve muhabbetin adını aşk bırakanlara da bu yüzden kızmıyorum. Kişi, sevginin hakikatini yaşamaya başlar ama dilinde hâlâ “aşk” kelimesini kullanır; bu, kavram kargaşasıdır ama bazen samimiyetin de işaretidir.

Ben onu isimden değil, yaşadığı hâlden tanırım. Eğer onda sükûnet, edep, kul hakkına riayet, Kur’an ve sünnete teslimiyet görüyorsam, o kişi “aşk” dese de, hakikatte muhabbetullah iklimine girmiştir. Çünkü isimler değişse bile, hakiki sevgi kendini ahlâkta gösterir.

Esas olayın “dönen sevgi” olması işte burada ortaya çıkar. Sevgi, kendini sadece içte hissettiren bir duygu değildir; Allah’tan kula, kuldan kullara, tekrar kuldan Rabbine dönen bir akıştır.

Ben hangi kavramı kullanırsam kullanayım, bu devr-i daim yoksa, sevgi hakikatine ermiş olmam. Aşk diyerek kendimi yakar ama kimseyi ısıtamazsam, orada kendi nefsimi seyrediyorum demektir.

Muhabbet diyerek, adını bilmeden El-Vedûd’un akışına teslim olur da, hem kendi içimi hem etrafımı ısıtıyorsam, işte orada isimlerden sıyrılıp hakikate dokunmuş olurum.

“Nasıl bir kavramla kendini adanmışlık ruhuna koyduğun değil; bu adanmışlığın seni nereye götürdüğü önemlidir.” diye kendi nefsime sık sık hatırlatıyorum.

Çünkü dil, kavrama takılır; kalp ise hâle bakar. Ben hâlime baktığımda, sevgimin beni Rabbime yaklaştırıp yaklaştırmadığına, beni daha merhametli, daha adaletli, daha mütevazı, daha sorumlu bir kul edip etmediğine dikkat ediyorum.

Eğer bütün bu anlattıklarımın neticesinde bende doğan şey gerçekten “dönen sevgi” ise, bilirim ki maksat hâsıl olmuştur; adı aşk olsa da, muhabbet olsa da, kalbim El-Vedûd’un akışına düşmüştür.