386) HAKİKİ AŞKIN ÖLÇÜSÜ VE SAHTE TUTKULAR

Ben aşığım diyen kimse, eğer âşık olduğunu söylediği kişinin onun ayağına basmasıyla, ayağına bastığı ayağı öpmüyor ve demiyor ise: “Oh be, bari âşık olduğum kişi, ayağının ağırlığını ayağımın üzerine düşürdü.” ve bu hâlden bile mutlu olmuyorsa, aşkın ne olduğunu bilmiyordur.

Hem akabinde savunmaya ve kavgaya başlıyorsa, sadece tutkunluklarının ve hobilerinin adına aşk demiştir. Çünkü âşık olan, her hâl ve vaziyette maşukunda kendisini yok bilir ve onun iyi veya kötü her şeyinden mutluluk duyar.

Bakın hele, kendisinin âşık olduğunu söyleyen kişiye; ayağına basılması durumunda yükselteceği feryadı figanına, sana kin ile cephe alışına… “Ben o kadar âşıktım, sevdim; sen ise bana bunu reva görüyorsun!” diye mırıldanmasına… Demek âşık değilmiş; sadece bir heyecana kapılmış, adına da aşk demiş.

Burada aşkı ölçtüğüm yer, zorlanılan andaki tepkidir. Güle güle iken, herkes herkesi sevdiğini söyleyebilir. Ama canı yandığında, incindiğinde, gururu okşanmadığında ortaya çıkan tavır, sevginin gerçek mahiyetini ele verir.

Eğer ben, “Âşığım.” dediğim kişiden gelen en ufak rahatsızlıkta ona öfke kusuyor, hemen hesap soruyor, içimde kin büyütüyorsam, orada aşk yoktur; sadece benliğimi okşayan bir tutku vardır.

Aşk, maşukun bastığı ayaktan bile lezzet devşiren hâl iken, ben ayağına basan kişiye düşman oluyorsam, kendi kendimi kandırıyorum demektir.

Hakiki aşkta, âşık, maşukunda kendini yok bilir. Yani onun varlığını kendi varlığının önüne koyar. İyi hâliyle de, sert dokunuşuyla da, tatlı sözüyle de, sükûtu ile de bir ders arar, bir işaret okur.

“O bana niye böyle yaptı?” diye kavga etmek yerine, “Bu hâlde bana ne öğretiyor?” diye sorar. Eğer her terslikte savunmaya geçiyor, hemen hak iddia ediyor, kendi nefsimi ortaya sürüyorsam, aslında sevdiğim şey maşukum değil; kendi benliğimdir. Benliğini seven, aşkı diline alır; hakiki âşık ise, maşuku vesilesiyle Rabbine yönelir.

Ayağa basılma örneği, benim için çok net bir turnusol kâğıdı gibidir. Düşünün: Dilinde “Aşkım, canım, bir tanem.” diyen insan, en ufak bir incinmede: “Bunu bana nasıl yaparsın?” diyerek perdeyi yırtıyor.

Oysa hakiki aşk hâlinde olan, “Benim ayağıma basan, benim sevdiğim…” der, gönlünde onu kovmak yerine, ayağına basan ayağı bile kıymetli görür.

Bu, elbette mecazî bir misal; ama bize şunu öğretir: Aşk, sadece hoş duygularla değil, zorlanmalarda ortaya çıkan sabırla ölçülür.

“Demek âşık değilmiş; sadece bir heyecana kapılmış ve aşk sanmış.” derken, aslında bugün toplumda dolaşan aşk algısına ayna tutuyorum. Dizilerden, romanlardan, şiirlerden, sosyal medyadan öğrenilmiş bir duygu kalıbı var ortada.

Kişi, o kalıba girince kendini âşık sanıyor. Oysa hakiki aşk, kalıbın değil, kalbin işidir. Kalıbı giyinir, içini boş bırakırsam, dışarıdan bakınca âşık görünürüm ama içim tutku, sahiplenme, beklenti ve kırılganlıkla doludur.

Şunu da biliyorum ki, bu sözler kolay; yaşaması zordur. Ama yine de kendi nefsime karşı teraziyi kurmak zorundayım: Birine “aşık oldum” dediğimde, onun her hâlinde Rabbimin bana gösterdiği bir sırrı, bir terbiyeyi, bir imtihanı görmeye çalışıyor muyum; yoksa sadece “Ben sevdim, karşılığını göremedim!” deyip sızlanıyor muyum? Eğer ikinci hâl baskınsa, o aşk değil, nefsimin kırmızıya boyadığı bir tutkudur.

Sonuç olarak, ben aşkın adını hafife almıyorum; tam tersine ağırlaştırıyorum. Aşk, hafif bir heyecanın adı olamaz. Aşk, ayağına basılsa ayağını öpecek kadar benlikten geçen hâlin adıdır.

Bugün ben böyle bir teslimiyet, böyle bir rıza, böyle bir genişlik gösteremiyorsam, kendi nefsime dürüstçe şunu söylemeliyim: “Ben âşık değilim; sadece bir duygunun peşinden gidiyorum.”

İşte bu dürüstlük, sahte aşkların maskesini indirmenin ve hakiki muhabbet kapısına yürümenin ilk adımıdır.