İMAN GÜNEŞİNDEN HİDAYET YOLUNA
Şems ve Leyl Sûreleri Üzerine İşârî Bir Tefekkür
Aziz kardeşlerim…
Yeni günümüz, gelecek günlerimize ışık olsun. Bugünümüz ışıl ışıl geçsin, yarınlarımız daha aydınlık olsun. Rabbimiz bu günü, hayatımızda başlayacak yeni bir manevî yolculuğun ilk günü eylesin.
Kur’ân’ı son sûrelerden başlayarak bugüne kadar birlikte okumaya, anlamaya ve ayetlerin aynasında kendimizi görmeye çalıştık. Elbette bakışımız sınırlı, anlayışımız kusurludur. Fakat insan, kendi körlüğünü fark ettikçe görmeye; kendi eksikliğini bildikçe hakikate yaklaşmaya başlar.
Kur’ân’ın zahirî manası esastır ve bakidir. Bunun yanında ayetlerin insanın gönlüne açılan işârî manaları da vardır. Ancak bu işârî okumalar, ayetlerin zahirî manalarını ortadan kaldıran kesin hükümler değil; insanın kendi nefsini ayetin aynasında seyretmesine vesile olan tefekkürlerdir.
Kur’ân’daki sıralamayı takip ederek önce Şems Sûresi’nin ilk dört ayetini, ardından Leyl Sûresi’nin 12-21. ayetlerini birlikte tefekkür edelim.
ŞEMS SÛRESİ
İman Güneşinin Gönülde Doğuşu
“Şems”, güneş demektir. Bu sûre, Yüce Allah’ın güneşe yemin etmesiyle başlar. Güneş nasıl dış dünyamızı aydınlatıyorsa bu sûrenin hakikatleri de gönül dünyamızı aydınlatacak bir nur olsun.
1. AYET: GÜNEŞ VE AYDINLIĞI
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Güneşe ve onun aydınlığına andolsun.”
(Şems, 91/1)
Kur’ân’da Allah’ın bir varlığa yemin etmesi, o varlığın taşıdığı büyük hikmetlere ve insan hayatındaki önemine dikkat çekmek içindir.
İşârî bir okumayla güneşi, gönülde doğan iman nuruna benzetebiliriz.
Güneş doğduğunda karanlık dağılır. İman da insanın gönlünde doğduğunda şüphelerin, korkuların ve anlamsızlıkların karanlığını dağıtır.
İman, yalnızca aklî delillerin sonunda ulaşılan kuru bir kabul değildir. Akıl imana delil bulabilir, onu açıklayabilir ve savunabilir; fakat imanın asıl mahalli kalptir.
İman, gönülde doğan bir tasdik ve teslimiyettir.
Bunun en güzel örneklerinden biri Hz. Ebû Bekir’in radıyallahu anh teslimiyetidir. Müşrikler, Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem İsrâ ve Mi‘rac haberini ona ulaştırarak imanını sarsmak istemişlerdi.
Hz. Ebû Bekir onlara:
“Bunu o söylediyse mutlaka doğrudur.”
diyerek karşılık vermişti.
İşte iman böyledir. Resûlullah’ın doğruluğunu kalben tasdik eden Hz. Ebû Bekir, her yeni haberde yeniden delil aramaya ihtiyaç duymamıştı. Çünkü onun gönlünde iman güneşi doğmuştu.
Ancak bu durum, insanın düşünmeyi ve araştırmayı terk etmesi anlamına gelmez. Kur’ân insanı düşünmeye, akletmeye ve ibret almaya çağırır. Fakat kalbe yerleşen yakin, insanın her musibet karşısında yeniden şüpheye düşmesine engel olur.
Ayette güneşle birlikte onun “duhâsına”, yani yükselerek ışığını yaydığı kuşluk vaktine de yemin edilmektedir.
Güneşin doğması başka, ışığının her tarafı kuşatması başkadır.
İmanın kalpte doğması da tek başına yeterli değildir. O imanın düşüncelerimize, kararlarımıza, sözlerimize ve davranışlarımıza yansıması gerekir.
İman yalnızca kalpte saklanan bir kabul olarak kalmamalı; hayatın tamamına ışık saçmalıdır.
İnsan karşılaştığı her olaya ilk anda iman nazarıyla bakabilmelidir. Çünkü musibetin ilk anında ortaya çıkan tavır, kalpteki teslimiyetin derecesini gösterir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, çocuğunun kabri başında feryat eden bir kadına sabretmesini tavsiye etmişti. Kadın, onu tanımadığı için sert bir cevap vermişti. Daha sonra konuştuğu kişinin Allah Resûlü olduğunu öğrenince özür dilemeye gelmişti.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona şöyle buyurmuştu:
“Asıl sabır, musibetin ilk anında gösterilendir.”
Çünkü insan, olay geçtikten ve öfke dindikten sonra sakinleşebilir. Asıl marifet, musibet kapıya dayandığı anda iman güneşinin gönülde doğmasıdır.
Başına bir sıkıntı geldiğinde insan ilk anda sabra, duaya ve teslimiyete sarılırsa imanının nuru olayı aydınlatır. Fakat ilk anda öfkeye kapılır, kırar, döker ve insanlara zarar verirse sonradan sakinleşmesi yaptığı tahribatı bütünüyle ortadan kaldırmaz.
İşte “duhâ”, işârî olarak imanın ilk anda doğması ve hayatın tamamını aydınlatmasıdır.
2. AYET: AYIN GÜNEŞİ TAKİP ETMESİ
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Onu izlediğinde aya andolsun.”
(Şems, 91/2)
Ay, ışığını kendisinden değil güneşten alır. İşârî bakışla ayı akla, güneşi de imana benzetebiliriz.
Akıl son derece kıymetlidir. Ancak akıl, vahyin ve imanın ışığından koparsa insanı her zaman doğruya götüremez. Kendi başına bırakılan akıl; menfaatin, öfkenin, korkunun ve nefsin hizmetine girebilir.
Aklın vazifesi imanı ortadan kaldırmak değil, imanın nuruyla olayları anlamaktır.
Önümüze bir hadise geldiğinde önce iman güneşiyle bakmalı, ardından aklımızı o nurun altında çalıştırmalıyız.
Akıl imana tabi olduğunda olayları hikmetle değerlendirir. İmandan kopan akıl ise çoğu zaman acele karar verir, yalnızca görünen sebeplere takılır ve insanı pişmanlığa sürükler.
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır.”
(Rahmân, 55/46)
Bu ayetteki iki cennet öncelikle ahiretteki ilahî nimetleri ifade eder. Bununla birlikte, iman ve teslimiyet içerisinde yaşayan insanın dünyada da gönül huzuruna erişeceğini söyleyebiliriz.
İman ışığında yaşayan insanın dünya hayatı bütünüyle sıkıntısız olmaz. Fakat o, sıkıntılar içerisinde bile Rabbine dayanmanın huzurunu bulur.
Böylece dünya zindanı bile gönlünde bir kulluk bahçesine dönüşebilir.
3. AYET: GÜNDÜZÜN GÜNEŞİ AÇIĞA ÇIKARMASI
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Onu açığa çıkardığında gündüze andolsun.”
(Şems, 91/3)
Gündüz, güneşin ışığının yeryüzünde görünür hâle geldiği zamandır.
İşârî olarak gündüzü, insanın iç dünyasının iman nurunu görünür kılacak şekilde hazırlanması olarak değerlendirebiliriz.
İman güneşi gönülde doğsa bile insanın bilinci nefsin karanlıklarıyla örtülmüşse bu nur hayatına yeterince yansımaz.
Dil iman ettiğini söyler; fakat insan her olayda korkuya, öfkeye, şikâyete ve ümitsizliğe yenilir.
Demek ki gönülde iman nurunun görünmesi için insanın iç âlemini arındırması gerekir.
Bu arınma;
zikirle, tefekkürle, tövbeyle, ibadetle, helâl lokmayla, güzel ahlâkla ve nefis muhasebesiyle gerçekleşir.
Zikir, gönlün üzerindeki gaflet perdelerini inceltir. İnsan Allah’ı andıkça imanının farkına varır, nimetleri görmeye başlar ve yaşadığı hadiseleri ilahî terbiyenin içinde okumayı öğrenir.
Özellikle “el-Mü’min” ismi, gönülde emniyet, güven ve iman manalarını hatırlatır. Ancak yalnızca ismi dil ile tekrar etmek yetmez. Zikrin manası ahlâka, davranışa ve kulluğa dönüşmelidir.
Gerçek zikir, sadece dilin hareketi değil, kalbin uyanmasıdır.
4. AYET: GECENİN GÜNEŞİ ÖRTMESİ
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Onu örttüğünde geceye andolsun.”
(Şems, 91/4)
Güneş, ay ve gündüzden sonra geceye yemin edilmektedir. Gece zahiren güneşin ışığının örtüldüğü zamandır.
Fakat işârî manada gece, her zaman imansızlık ve karanlık anlamına gelmez. Gece bazen dış dünyanın seslerinin sustuğu, insanın kendi içine döndüğü ve gönlün Rabbine yöneldiği derin bir sükûnettir.
İman güneşi doğar, akıl o imanın nuruna tabi olur ve insanın bilinci arınırsa gönül yavaş yavaş itminana ulaşır.
Kalbin dünya gürültüsünden çekilip Allah’a yönelmesiyle bir “leyl hâli” meydana gelir.
Kadir gecesinin gecenin derinliğinde saklanması da üzerinde düşünülmesi gereken bir işarettir. Gönül, dünyanın gürültüsünden ve nefsin dağınıklığından arındığında ilahî kelâma ayna olmaya başlar.
Fakat bu gece, karanlığın ve inkârın gecesi değildir. Bu, imanın nuruyla huzura eren gönlün gecesidir.
Güneş doğmuş, ay onun nurunu yansıtmış, gündüz o nuru açığa çıkarmış; nihayet gece gönlü sükûnete erdirmiştir.
LEYL SÛRESİ
Hidayet, Takva ve Allah’ın Rızası
Şems Sûresi’nde iman güneşinin gönülde doğuşunu tefekkür ettik. Şimdi Leyl Sûresi’nde, o iman nurunun insanı hangi kulluk yoluna yönelttiğine bakalım.
12. AYET: HİDAYET ALLAH’A AİTTİR
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz doğru yolu göstermek bize aittir.”
(Leyl, 92/12)
Bu ayette geçen “bize aittir” ifadesi üzerinde durmak gerekir. Buradaki çoğul ifade, Allah’ın zatında bir çoğalma anlamına gelmez. Allah birdir, tektir ve ortağı yoktur.
“Biz” ifadesi, ilahî azameti ve Allah’ın hükmünün isimleri, sıfatları, sebepleri ve tecellileri üzerinden açığa çıkmasını ifade eden bir hitaptır.
Allah’ın zatına ait mutlak hüküm karşısında kulun herhangi bir müdahalesi yoktur. Allah diledi, kâinatı yarattı; insanı var etti ve ona hayat verdi. Yaratmak yalnızca Allah’a aittir.
Fakat insan yaratıldıktan sonra kendisine ilim, irade ve kudret verilmiştir. Bundan dolayı insan, hiçbir seçimi ve sorumluluğu bulunmayan bir robot değildir.
Kendisine verilen iradeyi hangi yönde kullanacağı, hangi ahlâka yöneleceği ve nefsini nasıl terbiye edeceği hususunda sorumludur.
Kul nefsini ıslah etmeye çalışmazsa hidayetin gerektirdiği kulluk hâli onda açığa çıkmaz. Fakat ilmini, iradesini ve kudretini doğru yönde kullanır; nefsini arındırır, zikre sarılır ve güzel ameller işlerse ilahî hidayetin tesirlerini kendi hayatında görmeye başlar.
Bu sebeple insanın:
“Benim elimde hiçbir şey yoktur. Ben mecburum. Ne yaparsam Allah yaptırıyor.”
diyerek sorumluluktan kaçması doğru değildir.
Allah, insanı iradesiz bırakmamış; peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, hak ile bâtılı açıklamış ve insana tercih hakkı vermiştir.
İnsan hiçbir şeyi değiştiremeyecek olsaydı emirlerin, yasakların, peygamberlerin ve ilahî uyarıların bir anlamı kalmazdı.
Peygamberlerin ve Allah dostlarının insanlığa yaptığı çağrı şudur:
Çalış, nefsini değiştir, ahlâkını güzelleştir ve hidayete yönel!
İnsanın iç dünyasını değiştirmesinin en tesirli yollarından biri de zikirdir. Zikir, kalbi gafletten uyandırır, düşünce ve duygu dünyasını değiştirir, nefsin taşkınlığını azaltır ve gönlü Allah’a yöneltir.
Hidayet Allah’tandır; fakat hidayete yönelmek kulun vazifesidir.
13. AYET: DÜNYA DA AHİRET DE ALLAH’INDIR
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz ahiret de dünya da bize aittir.”
(Leyl, 92/13)
Ayette geçen “ûlâ”, dünya hayatını; “âhiret” ise son hayatı ifade eder. Başlangıç da sonuç da Allah’ın hükümranlığı altındadır.
İnsan, henüz hakikatinden habersizken de Allah’ın isimlerinin tecellileriyle yaşamaktadır; nefsini arındırıp hakikatine yöneldiğinde de yine ilahî isimlerin tecellileri içerisindedir.
İnsan ister nimete erenlerin yolundan yürüsün, ister azaba götüren yolu tercih etsin; Allah’ın mülkünün dışına çıkamaz. Fakat hangi kulluk hâlini yaşayacağını, kendisine verilen iradeyi kullanarak tercih eder.
Kulun vazifesi; ilim, irade ve kudretini çalıştırarak kulluğunu nimete erenlerin kulluğuna yükseltmek ve gönlünü hidayetin açığa çıkmasına hazırlamaktır.
14. AYET: İLAHÎ UYARI
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Sizi alevlendikçe alevlenen bir ateşle uyardım.”
(Leyl, 92/14)
Kur’ân’ın uyarması, insanın tercih ve sorumluluk sahibi olduğunun en açık delillerindendir. İnsanın hiçbir seçimi bulunmasaydı uyarılmasının da bir anlamı olmazdı.
Bu ayet insana şöyle seslenmektedir:
Kendini değiştir, nefsini arındır, yönünü hakka çevir ve hidayete hazırlan!
İnsan iç dünyasını değiştirmediği, yanlışlarında ısrar ettiği ve ilahî uyarılara sırt çevirdiği müddetçe hidayetin nurundan faydalanamaz.
Allah’ın rahmeti geniştir; fakat insanın da o rahmete yönelmesi gerekir.
15-16. AYETLER: ŞAKÎLİK BİR MAZERET DEĞİLDİR
Yüce Allah şöyle buyurur:
“O ateşe ancak en bedbaht olan girer. O, yalanlamış ve yüz çevirmiştir.”
(Leyl, 92/15-16)
Bu ayetlerde şakî olan kişinin neden şakî olduğu açıklanmaktadır: Çünkü o, hakikati yalanlamış ve ondan yüz çevirmiştir.
Demek ki şekavet, hiçbir sebep bulunmadan insana zorla yüklenen bir hâl değildir. Yalanlama, yüz çevirme ve yanlışta ısrar etme sonucunda insanın gönlünde oluşan bir karanlıktır.
İnsan bedeninde ruhunu güzel amellerle beslemezse ruhî hayatı zayıflar. Nefsin kötülükleri, günah ve kötü ahlâk olarak dışarıya yansır.
Fakat insan, başkalarının yanlışlarından ibret alabilir; kendi yönünü değiştirebilir ve nefsini arındırabilir.
Şakî kimsenin hâli, said olmak isteyen kişi için bir ibret aynasıdır. Kişi başkasının düştüğü çukuru görür, kendi adımlarını düzeltir ve kötülüğün sonucundan ders çıkarır.
Kul samimiyetle çalıştığında, Allah’ın izniyle şekavetten saadete, gafletten zikre, karanlıktan nura doğru yol alabilir.
17. AYET: TAKVANIN ZİRVESİ
Yüce Allah şöyle buyurur:
“En çok sakınan ise o ateşten uzak tutulacaktır.”
(Leyl, 92/17)
Ayette geçen “etkā”, takvada ileri giden, kendisini Allah’a karşı gelmekten titizlikle koruyan kimse demektir.
Peki, insanı böyle yüksek bir takvaya ulaştıran hâl nedir?
Bunu bir kıssa üzerinden düşünelim:
İdam cezasına çarptırılmış bir mahkûma sultan şöyle der:
“Şayet sana vereceğim görevi yerine getirirsen seni affedeceğim.”
Mahkûmun kalbi titrer ve görevi kabul eder. Sultan, ağzına kadar su dolu bir testiyi onun eline verir. Yanına da iki cellat görevlendirerek şöyle buyurur:
“Bu testiyi elinde tutarak çarşıyı dolaşacaksın. Bir damla su dökersen cellatlar bulunduğun yerde hükmü yerine getirecekler.”
Mahkûm testiyi eline alır. Bütün dikkati testideki suya yönelir. Çarşıyı dolaşarak sultanın huzuruna geri döner.
Sultan ona:
“Çarşıda neler gördün?” diye sorar.
Mahkûm:
“Hiçbir şey görmedim. Gözüm yalnızca testideydi.” der.
Takva ehlinin hâli de buna benzer. Kalbi Allah’a yönelen kişinin asıl hedefi, Rabbinin rızasıdır.
Dünya çarşısının gösterişleri, nefsin çağrıları ve geçici menfaatler onu asıl hedefinden uzaklaştırmaz.
Gözü Allah’ın rızasında, gönlü Allah’ın zikrinde olur.
Takva, dünyayı bütünüyle terk etmek değil; dünyanın içinde yaşarken gönlü Allah’tan ayırmamaktır.
Kulun asıl derdi, elindeki kulluk emanetini dökmeden Rabbinin huzuruna ulaşmaktır.
18. AYET: MALINI VEREREK ARINMAK
Yüce Allah şöyle buyurur:
“O, malını arınmak için verir.”
(Leyl, 92/18)
En takvalı insanın önemli vasıflarından biri, malını yalnız kendisi için biriktirmemesidir.
Malının zekâtını verir, ihtiyaç sahibinin elinden tutar, borç isteyen kimseye imkânı ölçüsünde yardım eder ve sahip olduğu nimeti toplumun hayrına değerlendirir.
Buradaki verme, yalnızca malı elden çıkarmak değildir. Asıl mesele, malın kalpteki hâkimiyetini kırmaktır.
İnsan malın sahibi olduğunu zannederken zamanla mal onun sahibi hâline gelebilir. İnfak ise insanı bu gizli bağımlılıktan temizler.
Kul malından verdiğinde yalnızca ihtiyaç sahibini sevindirmez; kendi nefsini de cimrilikten, sahiplenme duygusundan ve dünya tutkusundan arındırır.
Zekât, malî kulluğun farz olan sınırıdır. Fakat gönül ehli bununla yetinmez. İhtiyaç ortaya çıktığında daha fazlasını verir; malını, bilgisini, emeğini, vaktini ve imkânlarını Allah yolunda paylaşır.
Bununla beraber İslâm, insana bütün malını ölçüsüzce tüketmesini de emretmez.
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Elini boynuna bağlanmış gibi cimri kılma; onu büsbütün de açma. Sonra kınanmış ve çaresiz kalırsın.”
(İsrâ, 17/29)
Demek ki ne cimrilik ne de ölçüsüzce saçıp savurmak doğrudur. Esas olan, malı Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmaktır.
Yüce Allah ayrıca şöyle buyurur:
“Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.”
(İsrâ, 17/27)
Cömertlik ile israf birbirine karıştırılmamalıdır.
Cömertlik, nimeti yerli yerinde ve Allah’ın rızasına uygun biçimde kullanmaktır. İsraf ise nimeti ölçüsüz, gereksiz ve faydasız biçimde tüketmektir.
Her şeyini vermek; her şeyi düşüncesizce tüketmek değil, sahip olduğu her nimeti gerektiğinde Allah yolunda kullanmaya gönülden hazır olmaktır.
Kul malını mutlak biçimde sahiplenmez. Onu Allah’ın kendisine verdiği bir emanet bilir.
19. AYET: KARŞILIK BEKLEMEDEN VERMEK
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Onun yanında, karşılığı ödenecek hiç kimsenin bir nimeti yoktur.”
(Leyl, 92/19)
Takva sahibi kimse, verdiğini insanlardan bir karşılık almak için vermez. İnsanların övgüsünü kazanmak veya toplumda itibarlı görünmek için infakta bulunmaz.
Onun vermesi bir alışveriş değildir.
“Ben bunu vereyim, karşılığında daha fazlasını kazanayım.”
“İnsanlar beni cömert bilsin.”
“Allah bana dünyada şunu versin.”
gibi beklentiler ihlâsın berraklığına gölge düşürür.
Kul elbette yaptığı iyiliğin sevabını Allah’tan umar. Fakat kulluğun yüksek mertebesinde gözü yalnızca sevabın kendisinde değil, sevabı veren Allah’ın rızasındadır.
Cennet arzusuyla amel etmek güzeldir; cehennemden korunmak için kulluk etmek de güzeldir. Fakat kulluğun özü, Allah’ı Allah olduğu için sevmek ve O’nun rızasını her şeyin önüne koymaktır.
İnsan Allah’a yönelirken sevap işlemeyi terk etmez. Aksine daha fazla iyilik yapar. Fakat yaptığı iyiliği nefsine sermaye edinmez, onunla üstünlük taslamaz ve insanlardan karşılık beklemez.
Bu noktada önemli bir ölçüyü unutmamak gerekir:
İnsan hangi manevî mertebeye ulaşırsa ulaşsın, Allah’ın emirlerinden ve yasaklarından bağımsız hâle gelemez.
Namaz, zikir, helâl-haram ölçüsü, güzel ahlâk ve günahtan sakınma ölünceye kadar devam eder.
“Ben hakikate ulaştım, artık ibadete ihtiyacım yoktur.”
“Benim için haram ve helâl kalmamıştır.”
diyen kişi hakikate değil, nefsinin ve vesvesenin tuzağına düşmüştür.
Gerçek marifet şeriatı ortadan kaldırmaz; şeriata bağlılığı daha da derinleştirir.
Hakikatin ölçüsü keramet değil, Kur’ân’a ve Resûlullah’ın yoluna sadakattir.
20. AYET: YALNIZCA RABBİNİN VECHİNİ İSTEMEK
Yüce Allah şöyle buyurur:
“O, ancak yüce Rabbinin vechini isteyerek verir.”
(Leyl, 92/20)
İşte sûrenin ulaştırmak istediği yüksek hedef budur:
Kul verir; fakat insanlardan karşılık beklemez.
İyilik yapar; fakat yaptığı iyilikle övünmez.
İbadet eder; fakat kulluğunu kendisine mâl etmez.
Günahtan sakınır; fakat kendisini başkalarından üstün görmez.
Onun bütün yönelişi Allah’adır. Malını verirken, insanlara hizmet ederken, zikrederken ve kulluk ederken yalnızca Rabbinin rızasını arar.
Allah’ın vechini istemek; Allah’ı bir yöne, şekle veya sûrete nispet etmek değildir.
Buradaki “vech”, Allah’ın zatına ve rızasına yönelmeyi ifade eder. Kulun yüzünü Allah’a çevirmesi, gönlündeki bütün sahte hedefleri geride bırakıp asıl maksada yönelmesidir.
21. AYET: RAZI EDİLEN KUL
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Elbette o, yakında razı olacaktır.”
(Leyl, 92/21)
Malını arınmak için veren, insanlardan karşılık beklemeyen ve yalnızca Rabbinin rızasını isteyen kul, sonunda Allah’ın ikramıyla razı edilecektir.
Bu razı oluş yalnızca maddî nimetlere kavuşmak değildir.
Asıl razılık, kulun gönlünde Allah’a karşı itirazın sona ermesi; başına gelen her hâlin içinde Rabbinin hikmetini ve terbiyesini görebilmesidir.
Kul Allah’tan razı olur, Allah da kulundan razı olur.
İnsan malını, nefsini, sevgisini ve bütün yönelişini Allah’ın rızasına teslim ettiğinde gönlünde başka beklentilere yer kalmaz.
O artık iyiliği iyilik olduğu için, kulluğu Rabbi emrettiği için ve insanlara hizmeti Allah’ın kullarına hizmet olduğu için yapar.
İMAN GÜNEŞİNDEN RIZA MAKAMINA
Şems Sûresi’nin ilk dört ayeti, işârî olarak bize iman nurunun gönülde doğuşunu ve hayatın tamamına yayılışını gösterir.
Güneş, gönülde doğan iman nurudur.
Güneşin aydınlığı, imanın hayata yayılmasıdır.
Ay, iman nurundan faydalanan akıldır.
Gündüz, arınmış bilincin iman hakikatini görünür hâle getirmesidir.
Gece ise imanla huzura ermiş gönlün Rabbiyle baş başa kaldığı sükûnet hâlidir.
Leyl Sûresi’nin 12-21. ayetleri ise iman nuruyla aydınlanan insanın hidayet, takva, infak, ihlâs ve Allah’ın rızası yolunda nasıl yürümesi gerektiğini öğretir.
Bütün bu yolculuğun özeti şudur:
İman gönülde doğan bir güneştir.
Akıl, bu güneşin nuruyla aydınlanmalıdır.
Hidayet Allah’tandır.
Hidayete yönelmek kulun sorumluluğudur.
Zikir gönlün uyanışıdır.
Arınmak kulluğun gereğidir.
İnfak nefsin cimrilikten temizlenmesidir.
Takva Allah’ın rızasını her şeyin önüne koymaktır.
İhlâs, yapılan iyilikte yalnızca Allah’ı gözetmektir.
Rıza ise kulun Rabbinden, Rabbinin de kulundan razı olmasıdır.
Ayetleri kendi düşüncelerimize mahkûm etmemeliyiz. Bize düşen, ayeti kendi fikrimize uydurmak değil; fikrimizi, nefsimizi ve hayatımızı ayetin terbiyesine teslim etmektir.
Rabbimiz iman güneşini gönlümüzde doğursun.
Aklımızı imanın ve vahyin nuruna tabi kılsın.
Nefsimizi zikir, tefekkür, tövbe ve güzel amelle arındırsın.
Malımızı ve bütün nimetlerimizi rızasına uygun biçimde kullanmayı nasip etsin.
Bizi dünyada da ahirette de nimete erenlerin yolunda sabit kılsın.
Gönlümüzü kendi zikriyle mutmain eylesin.
Bizleri kendisinden razı, kendisi de bizden razı olan kullarından eylesin.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.
Sürçülisan ettiysek affola.
Düşünün ve bu fakire de dua ediniz.
Saygı ve hürmetlerimle…